12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ekmeğin Fethi

Ekmeğin Fethi



I


Özel mülkiyete son vermiş her toplum, bizce, derhal anarşist komünizmin temellerini atmaya başlamalıdır. Anarşizm, kaçınılmaz olarak komünizme varır dayanır, komünizm de anarşizme; kaldı ki bunların her ikisi de çağdaş toplumlara egemen olan aynı büyük sevdanın, eşitlik sevdasının ifadesidirler. (1)


Geçmişte, bir köylü ailesinin, yetiştirdiği buğdayı, aile üyeleri için evde örülen giysiyi kendi el emeklerinin ürünü olarak gördüğü bir dönem yaşanmıştı: Esasen bu yine de pek doğru değildi, çünkü o zamanlarda da ortaklaşa yapılmış yollar, köprüler vardı; bataklıkken ortaklaşa kurutulup meraya dönüştürülmüş alanlar, ortaklaşa yükseltilmiş kent duvarları vardı. Tekstil tezgâhlarındaki her yenilik ya da ketenin boyanmasıyla ilgili her buluş, herkesin yararınaydı. Köylü ailesinin varoluş koşulları da, kuşkusuz, dünya yardımından bütün öbür insanlar kadar yararlanma esasına dayalı olacaktı.


Ama her şeyin sanayi içinde bir ağ gibi birbirine girdiği, her üretim dalının öteki üretim dallarının yardımını gereksindiği günümüz koşullarında, yapılan üretimden herkesin payını çıkarmak, hesaplamak olacak şey değildir. Elyaf işlenmesinde ya da metal dövülmesinde eğitim düzeyi yüksek ülkeler öyle büyük bir mükemmeliyet düzeyine ulaştılar ki, bununla binlerce başka büyük ve küçük sanayi dalını da gelişmeye iteklediler; demiryollarının yayılmasına, gemi sanayinin gelişmesine, sayısı milyonları bulan işçi sınıfında el uzluğunun, becerinin artmasına ve son olarak da yeryüzü yuvarlağında üretim adına yapılan her türlü işin gelişmesine ön ayak oldular.


Süveyş Kanalı'nın yapımı sırasında koleradan, ya da St. Gothard tünelinin yapımı sırasında eklem kireçlenmesinden ölen İtalyanların; köleliğin kaldırılması için giriştikleri savaşta top mermileriyle parçalanıp ölen Amerikalıların, Rusya, Avrupa ve Amerika'da dokuma sanayiinin gelişmesine, Manchester ya da Moskova'da dokuma tezgâhları başında öksüre tıksıra çalışan çocuklardan ya da işçilerden birinin getirdiği sorun üzerine dokuma tezgâhının bilmem ne kusurunu nasıl giderebileceğine kafa yoran mühendisten daha az şey yapmamışlardır.


Bu durumda, yaratılmalarına hepimizin katkıda bulunduğu zenginliklerden her birimizin payına düşen bölüm nasıl belirlenecek?


Biz kamulaştırma konusunda kolektivistlerin görüşlerini paylaşamıyoruz, bu bir; ikincisi, bu zenginliklerin üretilmesinde herkesin harcadığı saati esas alma, ödüllendirme gibi şeylerin de ideal ya da ideale giden yolda ileri doğru bir adım olduğunu kabul etmiyoruz. Çağdaş toplumlarda eşyanın trampa değerinin, o şeyin üretimi için harcanan emekle mi ölçüldüğü konusuna hiç girmeyeceğiz burada (Adam Smith, Ricardo, onlardan sonra da Marx'ın görüşü buydu, bilindiği gibi; bu konuya daha sonra geleceğiz), burada şu kadarını belirtelim ki, üretim araçlarının toplumun ortak malı kabul edildiği bir toplumda, kolektivistlerin idealleri artık gerçekleşemez demektir. Toplumsalcılık ilkelerine dayalı bir mülkiyet sistemini benimsemiş bir toplumun ücretli emeğin her biçimini reddetmesi de kaçınılmazdır.


Şundan kesinlikle eminiz ki, kolektivistlerin yumuşatılmış bireyciliklerinin, komünizmin -tam olmasa bile hiç değilse toprak ve üretim araçlarının herkesin malı olduğunu savunabilen bir komünizmin- yanında tutunabilmesi olanaksızdır. Bu yeni mülkiyet biçimi, ortak topraklarda ortak alet edevatla elde edilen üretimin dağıtımı konusunda da yeni bir biçime gidilmesini gerektirmektedir. Yeni üretim biçiminin var olduğu yerde eski tüketim biçimi olamaz, tıpkı yeni üretim biçimi varsa eski biçim siyasal örgütlerin olamayacağı gibi.


Ücretli emek, toprakların ve üretim araçlarının herkesin değil, birkaç kişinin malı olmasının sonucudur ve kapitalist üretimin gelişebilmesinin olmazsa olmaz koşuludur; yok oluşu da kapitalist üretimle birlikte olacaktır. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, kaçınılmaz bir biçimde, ortak üretilen nimetlerin tüketiminin de ortak olmasını getirecektir.


Biz komünizmin iyi, arzu edilir bir düzen olduğunu söylemekle kalmıyoruz, kişiselciliğe dayanan çağdaş toplumların kendilerinin kaçınılmaz olarak komünizm istikametine yöneleceklerini düşünüyoruz.


Şu son üç yüz yıldır kişiselciliğin gelişmesi, yani tek tek kişilerin başkalarının haberi olmadan kendi çıkarını kollaması eğiliminin güçlenmesi, başka bazı nedenler de olmakla birlikte, esas olarak bireyin kendini sermaye egemenliğine, devlete karşı koruma arzusuyla açıklanmaktadır. Bir vakitler de bazı kişiler, çoğunluğun hissiyatına tercüman olduklarını da söyleyerek şu vaazı verip gezdiler: Herkes tek tek kendini kurtardı mı, tüm toplum devletten de, sermayeden de kurtulmuş olur. "Para, özgürlük de dâhil, bana ihtiyacım olan her şeyi satın alma olanağını sağlar." Ancak, çok büyük bir yanlışı içeriyordu bu görüş: Çünkü çağdaş tarih, parayla değil özgürlüğün, kalıcı, sürekli, sağlam, güven verir bir bireysel yaşamın bile satın alınamayacağını göstermektedir: Başka insanlarla işbirliği içinde olmadıkça; sandığı, çıkını ne kadar altınla, parayla dolu olursa olsun, tek insan güçsüzdür.


Öte yandan, tüm çağdaş tarih boyunca bireycilik akımının yanı sıra, hem kadim komünizmin kalıntılarına tutunma çabalarına, hem de toplumsal yaşamın son derece farklı alanlarında komünist ilkeleri yeniden canlandırma çabalarına tanık oluyoruz.


Onuncu, on birinci ve on ikinci yüzyıl halk toplulukları sivil ya da dinsel egemenlerinden kurtulur kurtulmaz, ortaklaşa çalışma-kardeşçe bölüşme ilkelerini hayata geçirmek arzusuyla doldular.


Kent, -altını çiziyorum, tek tek kişiler değil, kent; Rusya'da "Gospodin Velikiy Novgorod" kenti- gemiler, kervanlar donatıyor ve uzak ülkelere ticaret için gönderiyor ve bu ticaretten elde edilen gelir ayrı ayrı tüccarların değil, yine tüm kentin oluyor; kente yiyecek, içecek ve başka gerekli malzemeler almıyor. Bu deneyimle ilgili kuruluşların izlerine on dokuzuncu yüzyıla (1848'e) dek orda burada rastlanabiliyordu, ailelerin kuşaktan kuşağa aktardıkları söylenceler arasında da bu deneyimle ilgili anılar baş yeri tutuyordu.


Bütün bunlar yitti gitti. Bu komünizmin son izlerinin de silinip gitmemesi için savaşım veren bir tek Selskaya Obşçina-köy cemaati kaldı; o da olsa olsa, devlet ağır kılıcını terazinin kefesine indirene kadar sürdürebilir bu işi.


Bununla birlikte her yerde, çok değişik biçimler altında, ama aynı ilkeye dayalı yeni örgütlenmeler görülüyor. İlke: Herkese ihtiyacına göre, çünkü belli bir ölçüde komünizm olmadan çağdaş toplumların varlıklarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. İnsanların kafalarına mal üretimi fikrini yerleştiren o çok dar egoist karakterine rağmen günümüzde pek çok yerde komünist yönelişler gözleniyor, komünizmin insanlar arasındaki ilişkilere en akla gelmez biçimlerde sızdığı görülüyor.


Çok değil, daha dün denilecek kadar yakın zamana kadar bir ırmağın üzerine köprü yapıldı mı, gelenden geçenden "köprü parası" adı verilen bir para alınırdı. Şimdiyse köprüler kamu malıdır, isteyen canının istediği kadar geçebilir. Şose yollarda, gidilen verst başına para ödeme uygulamasına bugün yalnızca Doğuda rastlanıyor. Müzeler, kitaplıklar, devlet okulları, çocuklara topluca verilen öğle yemekleri, parklar, bahçeler, yıkanan-süpürülen, aydınlatılan yollar, evlere kadar çekilen sular (ne kadar su harcandığını hesaplama uygulamasından vazgeçilmesi yönünde güçlü bir eğilim var) herkese açıktır, herkes bunlardan yararlanabilir... Hepsindeki ilke, "ne kadar ihtiyacınız varsa, buyurun” dur.


Kara ulaşımını sağlayan arabalarla, demiryolu ulaşımını sağlayan trenler artık aylık, yıllık biletler satıyorlar: Bir gün ya da bir yıl içinde istediğiniz kadar gidiş-geliş yapabilme olanağı sağlanıyor bu yolla. Geçenlerde de bir ülkenin tümünde, Macaristan'da (onun ardından da Rusya'da) demiryolları beş yüz versti de, yedi yüz versti de aynı fiyata gitmenizi sağlayan bölgesel tarife uygulaması başlattı. Bu uygulamanın çok yakında tıpkı posta tarifesi gibi, koca bir bölge (diyar) için geçerli olması beklenebilir. Bütün buralarda ve pek çok başka kurumda daha (oteller, pansiyonlar vb.) hâkim eğilim, tüketimi ölçmemek yönündedir. Kiminin gidecek bin verstlik yolu vardır, kiminin yedi yüz verstlik... Kimi üç funt ekmek yer, kimi iki... Bunlar, insanların kişisel durumlarıyla bağlı olan tüketim miktarlarıdır ve birincilerden sen fazla yol gittin, çok ekmek yedin diye bilmem ne kadar daha fazla para almanın hiçbir dayanağı yoktur. Bu türden dengeleyici uygulamalara bizim bireyci toplumumuzda bile rastlanıyor.


Bu da bir yana, şimdilik fazla güçlü olmamakla birlikte kendini hissettiren bir eğilim daha var: Kişisel tüketimi, kişinin topluma verdiği ya da bir gün vereceği hizmetin üstünde bir yere koymak. Böylece tek tek her parçası bütün diğer parçalarıyla sıkı sıkıya bağlı olan toplum, olayı bir bütün olarak görmekte, birinin verdiği hizmeti, herkesin verdiği hizmet olarak algılamaktadır.


Bir halk kütüphanesine gittiğiniz zaman -yalnız Paris'te değil, örneğin Londra ya da Berlin'de de- kitaplık görevlisi size istediğiniz kitabı (elli kitap istemiş olsanız bile) vermeden önce sizin topluma ne gibi hizmetleriniz olduğunu sormaz. İstediğiniz kitabı verir, o kadar; hatta eğer beceremiyorsanız, kataloglarda aradığınız kitabı bulmanıza yardım eder. Tıpkı bunun gibi, belli bir kayıt ödentisiyle -ki çoğu kez emek katkısı nakdi ödemeye yeğlenmektedir- bilimsel dernekler, kuruluşlar sizlere müzelerinin, bahçelerinin, kitaplıklarının, laboratuvarlarının... Kapılarını açmaktadır... Herkese eşit bir şekilde: İster Darwin olsun, ister sıradan bir amatör!


Bazı kentlerde, siz eğer herhangi bir icat üzerinde çalışıyorsanız, sizi özel bir işliğe gönderiyorlar, burada yer sağlıyorlar, marangoz tezgâhı, demir tezgâhı ve ihtiyaç duyduğunuz başka bütün aletleri sağlıyorlar (tek ki bunları kullanmak elinizden geliyor olsun) ve "Buyurun, istediğiniz kadar, istediğiniz gibi çalışın!" diyorlar. "İstediğiniz bütün gereçleri sağladık... Gerekli görüyorsanız, işinize arkadaşlarınızı da katabilirsiniz, başka zanaatlardan kişileri de çağırabilirsiniz Ya da öylesi hoşunuza gidiyorsa eğer, yalnız çalışabilirsiniz... Havada uçan bir alet icat edin... Ya da hiçbir şey icat etmeyin, siz bilirsiniz. Bir fikriniz olduğunu söylemiştiniz ya, bu yeter".


Yine bunun gibi, cankurtaranlar derneği üyesi gönüllüler, batan bir geminin tayfalarına unvanlarını ya da bugüne dek topluma verdikleri hizmeti sormuyorlar; hiç düşünmeden kendilerini denize atıp kudurmuş dalgaların arasından hiç tanımadıkları insanları kurtarabilmek için kimi kez kendi canlarından oluyorlar. Boğulmakta olanları tanıyıp tanımamanın ne önemi var ki? "Orda bizim sunacağımız hizmete muhtaç, imdat isteyen bir insan var... Onun kurtarılma hakkının doğması için bu kadarı yeter. Hemen atlayıp kurtaralım kendisini!"


Bu her bakımdan komünist eğilime artık her yerde rastlanabiliyor; akla gelebilecek her kılık altında, toplumumuzun en bireyci geçinen, bireycilik vaazlarının kaynaklandığı yer olan şu en orta kesiminde bile.


Yarın bir felaket olsa, örneğin bir kentimiz düşman işgaline uğrasa, normal zamanlarda son derece bencil olan büyük kentlerimizden biri kuşatılsa, bu kent herkesten önce çocukların ve yaşlıların karınlarının doyurulması, barındırılması ve her türlü gereksiniminin karşılanmasına karar verecektir. Bunu yaparken de bu insanların bunu hak eden hizmetleri olmuş mu ya da olmakta mı diye bir soruşturma yapmayacaktır. Öncelikle onların karınları doyurulacak, sonra çarpışanların durumu düşünülecek, bu yapılırken de çarpışmalarda kimin daha akıllı ya da cesur davrandığına vb. bakılmayacaktır. Sonra kadınlar da erkekler de büyük bir özveriyle, kendi rahatlarını unutup yaralıların tedavisiyle uğraşacaklardır.


Kısacası bu eğilim, bu heves, bu sevda var ve yaşıyor. İnsanların en can alıcı gereksinimlerini giderebildiği ölçüde; insanlığın üretici güçlerinin büyümesi ölçüsünde ve bunlardan da çok olarak, gündelik hayatımızın eften püften kaygıları yerine bir büyük genel ülkü ortaya çıktıkça gitgide daha da belirginleşecektir bu duygu.


Üretim araçları herkesin ortak mülkiyetine geçmiş, insanlar hep beraber çalışıyorlar, emek toplumda hukukun kendisine verdiği saygın yeri almış, dolayısıyla da üretkenliği artmış, beklenenden daha çok ürün veriyor... Bu durumda, şu anda bile güçlü olan komünist düşüncenin uygulanmakta olduğu alanın daha da genişleyeceğinden ve toplumsal yaşamın temel ilkelerini de bu düşüncenin oluşturacağından kuşku duyulabilir mi?


Bütün bu verilerin ışığında (ve gelecek bölümde konu edineceğimiz istimlak ve müsadere pratiğine ilişkin hususlar da göz önünde bulundurarak), mevcut düzeni ayakta tutan gücü yerle bir ettiğimiz anda, birinci görevimiz derhal komünizmi hayata geçirmek olacaktır.


Ama bizim komünizmimiz falanster komünizmi ya da Alman devletçilerinin komünizmi gibi değildir. Bu anarşik komünizmdir; hükümetin olmadığı, özgür insanların komünizmidir. Bu, insanoğlunu bütün zamanlarda izlemiş bulunan ekonomik özgürlük ve siyasal özgürlük gibi iki kendi başına kavramın bir bütün halinde ele alındığı bireşimdir.



II


Anarşiyi siyasal örgütlenmenin ideal biçimi olarak alırken bizim yaptığımız şey, yine, insanlığın gözle görülür yönelişinden söz etmektir. Gelişmiş Avrupa toplumları ne zaman egemenlerin boyunduruğunu omuzlarından atmayı başarsalar, toplum hemen bu yöne doğru koşmaya başlıyor ve üzerine bireysel özgürlüklerin inşa edilebileceği bir karşılıklı ilişkiler sistemi kurmaya girişiyor. Ve biz tarihten biliyoruz ki, yerel ya da genel ayaklanmalarla hükümetlerin gücünün sarsıldığı, zayıflatıldığı ya da en düşük düzeye indirildiği zamanlarda, bu gelişmeyle birlikte, ara ara ekonomik ve siyasal başarılar -hiç beklenmeyen, hızlı başarılar- görülür.


Bunu bağımsız kentler döneminde görmüşüzdür: Bu dönemlerde insanlık bilimde, sanatta, zanaatkârlıkta, mimarlıkta, geçmiş zamanlarda beş-on yüzyılda gerçekleştiremediği atılımları, başarıları gerçekleştirmiş, kısacık zaman dilimlerinde iki yüz, üç yüz yıllık başarı sıçrayışlarını yaşamıştır. Reform sırasında gerçekleşen ve Papa'nın egemenliğini tehdit eder boyutlara ulaşan köylü ayaklanmaları sırasında aynı şeyi görmüşüzdür; keza, Atlantik Okyanusu'nun karşı kıyısında, eski Avrupa'nın hoşnutsuz unsurlarının yarattıkları özgür topluluklarda görmüşüzdür.


Eğitim düzeyleri yüksek Avrupa halklarında bugün yaşanmakta olan gelişmeleri dikkatle gözleyecek olursak, hükümetlerin etki alanlarını daraltmak, buna karşılık kişi hak ve özgürlüklerini genişletmek yönündeki eylemlerin nasıl çoğaldığını açıkça görürüz. Geçmişin kurumlarının ve kör inançlarının mirasını yemeye alışmış bir güruhun bütün engellemelerine karşın çağdaş gelişmeler özellikle bu doğrultuda gerçekleşiyor. Bütün evrimlerde olduğu gibi burada da beklenen tek şey, devrim: İnsanın, yolunun üstünde duran toz toprak içindeki köhne yapılan yerle bir etmesi ve yeni doğmuş, dipdiri bir toplumda özgür bir biçimde yer alabilmesi için.


İnsanlar uzunca bir süre çözümsüz bir soruya çözüm aradılar durdular. Soru şuydu: "Bireyleri boyun eğmeye zorlayabilecek, ama bunu yaparken de kendisi topluma boyun eğme çizgisinden ayrılmayacak bir hükümet olamaz mı?" Günümüzdeyse, insanlık hükümet denen şeyden bütünüyle kurtulmaya ve gereksinimlerini, aynı hedefe yönelmiş kişi ve gruplar arasında özgür anlaşma yoluyla gidermeye çalışıyor. Her bölgesel birimin, yani köylerin, kentlerin, bölgelerin, ülkelerin zorunlu, ivedi gereksinimleri vardır; karşılıklı anlaşma yavaş yavaş yasaların yerini alır ve kişisel, ayrı ayrı çıkarları, devlet sınırlarından bağımsız, ortak bir hedefe doğru yönlendirir.


Daha yakın zamanlara dek devletin asli işleri olarak düşünülen kimi görevlerin bugün devletle ilgisi tartışılıyor: Devlet karışmadığı zaman insanlar işlerini çok daha kolay, elverişli bir şekilde hallediyorlar. Ve biz bu doğrultuda kazanılan başarılara baktığımızda kaçınılmaz olarak şu sonuca ulaşıyoruz: İnsanlık hükümetlerin etkinliklerini sıfır düzeyine düşürme ve haksızlığın, zorbalığın, zulmün ve tekellerin timsali olan devleti yok etme çabası içindedir. (2)


Bugün artık şöyle bir toplum düşünebilme durumundayız: Bireyin elini kolunu bağlayan yasalar yok, dolayısıyla yasalara göre değil, alışkanlıklarına göre hareket ediyor birey; toplum içinde herkesin yaşamış olduğu; ihtiyaçların giderilmesi, başkalarıyla işbirliği, yardımlaşma içinde olmak ve başka insanlara kayıtsız olmamak, onları sevmek gibi davranışlarla edindiği toplumsal alışkanlıklarına göre hareket ediyor.


Devletsiz bir toplum düşüncesi, kuşkusuz, özel sermayenin olmadığı bir ekonomik yapı kadar tepki çekecek bir düşüncedir. Bizler, insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde Tanrı rolü oynayan devlete ilişkin bir yığın kör inançlar içinde yetiştik. Okullarımızda Roma tarihi olarak belletilen Roma söylencelerinden tutun da, Roma hukuku adıyla okutulan Justinyen'in Bizans yasalarına dek, -üniversitelerimizde okutulan "hukuk" üzerine akla gelebilecek her türlü bilimi de bunlara katın- bunların hepsi ve genel olarak tüm eğitim sistemimiz, bize her yerde hazır ve her şeye kadir bir devlet fikrini aşılamaya çalışırlar.


Bu önyargıyı desteklemek üzere, okullarda ders konusu olarak okutulan koca koca felsefe sistemleri oluşturuldu. Aynı amaçla değişik hukuk kuramları yaratıldı. Siyaset denilen şey bütünüyle bu ilke üzerine bina edildi ve hangi partiden olursa olsun her siyasetçi halka şu sözlerle seslendi: "Bize iktidarı verin, sizi dertlerinizden kurtaralım: Bizim bunu yapacak olanaklarımız var."


Beşikten mezara kadar bütün davranışlarımıza "devletin, hükümetin gücüne boyun eğme" ilkesi yön veriyor. Toplumbilim ya da hukukla ile ilgili herhangi bir kitabı açtığınızda, hükümetin, onun örgütleri ve eylemlerinin son derece önemli bir yer kapladığını göreceksiniz, öylesine ki, bu kitapları okuyan öğrenciler yavaş yavaş, hükümet, devlet ve devlet adamları dışında dünyada hiçbir şeyin olmadığını düşünmeye başlar.


Aynı şey gazeteler için de söz konusudur. Parlamento tartışmaları, siyasal entrikalar sütun sütun yer bulabilirken, devletin dışımda-kendi yolunda seyreden halkın o muazzam gündelik yaşamı, ya çıkarılan yeni bir yasa, ya da polisten yapılan bir açıklama nedeniyle son sayfalarda birkaç satırla geçiştirilir. Bu gazeteleri okurken dünyayı dolduran nice bin şeyi unutursunuz; örneğin bütün insanlığı unutursunuz: Doğan, büyüyen, ölen, acı çeken, çalışan, tüketen, düşünen ve tepemize binmiş ve kene gibi yapışmış sırnaşık insanlara karşın yaratan insanlığı... Bizim bilgisizliğimizin büyüttüğü bu keneleri gözümüzde öyle yüceltmişizdir ki, tüm insanlığın üzerini kaplayacak irilikte, ürkütücülükte gölgeleri olmuştur bunların.


Gözümüzü gazetelerden ayırıp hayatın kendisine, çevremizdeki insanlara yönelttiğimizde, hükümetin akıp giden hayat üzerinde hiç denecek bir rolü olduğunu görür ve çok şaşırırız. Milyonlarca köylünün, vergi verme dışında, devlet hakkında hiçbir şey bilmeden yaşayıp öldüklerini ta Balzac saptamıştır. Ticaret alanında olsun ya da başka alanda olsun, milyonlarca iş her gün hükümetin hiçbir karışması olmadan yürüyüp gitmektedir. Bunların en önemlileri, örneğin ticaret ya da borsa sözleşmeleri bile öylesine resmiyetten uzak bir biçimde bağıtlanmaktadır ki, sözleşmenin taraflarından biri üzerine aldığı yükümlülüğü yerine getirmekten cayacak olsa bile hükümet bu işe karışamaz. Ticaret işlerinden anlayan herhangi biriyle konuşun, her gün tüccarlar arasında gerçekleşen ticari operasyonların önemli bir bölümünün karşılıklı güvene dayandığını söyleyecektir. Sözünü tutma alışkanlığı (bu basit alışkanlık), kredi değerini yitirme korkusu, ticari dürüstlük denen göreli dürüstlüğü ayakta tutmada çok daha etkili olmaktadır. Dahası, hiç utanıp sıkılmadan müşterisini kötü bir malı pahalıya satarak kazıklayan bir tüccar, bir başka tüccarla ilişkisinde sorumluluğunu yerine getirmeyi bir görev olarak görmektedir. Zenginleşmenin hayatın biricik motoru, biricik amacı olduğu günümüz koşullarında bile şu göreli dürüstlük gelişebilmişse eğer, bir başkasının emeğini sömürmenin toplumsal hayatın temeli olmaktan çıkarıldığı koşullar altında bu gelişmenin ilkiyle karşılaştırılamayacak denli hızlı olacağından kuşku duyulabilir mi?


Günümüz dünyası için çok karakteristik bir başka olgu daha var ki, aynı gelişmeyi çok daha çarpıcı bir biçimde vurguluyor. Bu olgu, özel girişimciliğe dayalı işletmecilik alanının sürekli büyümesi ve çok çeşitli amaçlarla kurulan özgür birliklerin alabildiğine çoğalmasıdır. Daha ilerde bu konu üzerinde ayrıntılarıyla duracağımız için, şimdilik şu kadarını söyleyelim: Bu türden olgular öyle çoğaldı, öyle alışılmış olgular haline geldi ki, 19. yüzyılın ikinci yarısının en önemli olayı olarak bunlar kabul edilecektir... Siyaset yazarları ve sosyalist yazarlar bunları ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler ve hükümetlerin gelecekte çok önemli, çok işlevsel rolleri olacağına ilişkin ne kadar ahkâm keserlerse kessinler, bu böyle.


Bu sınırsız ölçüde çeşitlilik gösteren özgür örgütler öylesine doğallar, öylesine hızlı büyüyorlar, öyle kolay gruplaşıyor ve eğitimli insanın sürekli büyüyen ihtiyaçları için öylesine bir kaçınılmazlık oluşturuyorlar ki ve son olarak öylesine kolayca ve öylesine elverişli bir şekilde hükümet müdahalelerinin yerini alıyorlar ki, sonuçta kaçınılmaz olarak toplum hayatında önemi gitgide büyümesi gereken olgular olarak kabul etmemiz gerekiyor bunları.


Eğer bu türden özgür örgütler toplumsal yaşamın ve gündelik yaşamın her alanında yaygınlık kazanmamışlarsa, bunun tek nedeni, işçilerin yoksulluğu, çağdaş toplumun kastlara ayrılmış olması, özel mülkiyet ve hepsinden çok da emekçilerin sürekli olarak devlet engelleriyle karşılaşıyor olmasıdır. Bu engelleri kaldırın ortadan, "birlikler” in eğitimli kesiminin tüm etkinlik alanını kapladığını göreceksiniz.


Son elli yılın tarihi de, keza, hiçbir anayasal hükümetin, devletin ele geçirdiği alanlardan herhangi birinde etkinlik kuramamış olduğunun canlı bir kanıtıdır. Ama on dokuzuncu yüzyıl, bir gün, bir şekilde, parlamentarizmin yerle bir olduğu yüzyıl olduğunu gösterecektir.


Parlamentarizmin yanlışları ve temsili yönetim adı verilen garabetin kusurları öylesine kör kör parmağım gözünedir ki, bu yönetim biçiminin eleştirisiyle uğraşan düşünürlerin bile (J. Stuart Mill, Lavergne) yalnızca genel hoşnutsuzluğu dile getirdikleri söylenebilir. Gerçekten de, saçmalığı düşünebiliyor musunuz: Üç beş kişiyi seçiyorsunuz ve onlara "Bizim hayatımızın her alanıyla ilgili yasalar çıkarın, hatta hayatımızın sizin hiç bilip anlamadığınız alanlarıyla bile ilgili olabilir bu yasalar" diyorsunuz? Artık insanlar şunu anlamaya başladılar: "Çoğunluk yönetimi" demek, uygulamada, tüm ülke işlerini, ülkenin nerede ne kadar meclisi varsa hepsinde çoğunluğu elinde tutan kişilere -Fransız Devrimi sırasındaki adlandırmalarıyla "bataklık kurbağalarına- ya da belirli hiçbir dünya görüşleri olmayan, rüzgârın nereden estiğine ve nereden daha çok parsa toplayacaklarına bakarak bazen "sol", bazen "sağ" partilerde yer kapan insanlara vermek demektir. Anayasal yönetim, kuşkusuz, saray partilerinin sınırsız yönetimlerine göre ileri doğru bir adımdı, ancak insanlık mayalanmayı bekler gibi burada takılıp kalamaz, yeni yollar aranacak ve bulunacaktır. (3)


Dünya posta birliği, demiryolları derneği, değişik bilimsel dernekler... Bunların hepsi insanların özgür iradeleriyle kurdukları, yasaların yerini alan kurumlardır.


Günümüzde yerkürenin dört bir yanına dağılmış farklı insan grupları herhangi bir amaçla örgütlenmek istediklerinde "her işe uygun parlamenterlerden oluşan" bir uluslararası parlamento seçip, "Bize yasa yapın, size boyun eğeceğiz" demiyorlar. Eğer birebir oturup konuşamıyorlar ya da yazışma yoluyla sonuca yaramıyorlarsa, bir kongre düzenleyip söz konusu sorun üzerine yetişmiş adamlarını buraya yolluyorlar ve ona diyorlar ki: "Gidin, oturup konuşun ve bir anlaşmaya varmaya çalışın; ama buraya cebinizde hazır yasalarla dönmeyin, bize yasa gerekli değil; buraya anlaşma tasarısıyla dönün, biz onu ister benimseriz, ister benimsemeyiz."


Neredeyse yarım yüzyıldır İngiliz işçi birliklerinin yaptıkları budur işte. Kongrelerinden öneriden başka bir şeyle dönmüyor işçiler; her işçi birliği bunu ayrı ayrı değerlendiriyor ve isterse benimsiyor, istemezse reddediyor. Büyük sınai şirketlerinin, bilimsel derneklerin, Avrupa ve Birleşik Devletleri adeta bir ağ gibi saran her türden dernek ve birliğin yaptığı da budur. Devlet egemenliğinden kurtulan toplumun yapacağı şey de budur. Toprağı ve fabrikaları bugün onları ellerinde tutanlardan geri almak parlamentoların işine gelmez. Toplum feodal hukuk üzerine yapılandıkça, monarşinin sınırsız erkine rıza gösterebilir; ama toplumsal yapı ücretli emeğe ve yığınların kapitalistlerce sömürülmesine dayanıyorsa, parlamentarizmde sömürünün en sağlam dayanağını bulur. Ortak mirası -toprak, fabrikalar, sermaye- ele geçirmiş özgür toplum ise, bu yeni ekonomik düzene uygun politik örgütlenmeyi -özgür birliklere ve özgür federasyonlara dayalı örgütleri- kendisi yaratacaktır.


Her ekonomik evre, tarihte belirli bir politik evreye denk düşer. Bugünkü mülkiyet biçiminin yıkılması da, ancak yeni bir siyasal hayatın gerçekleştirilmesiyle mümkündür.


Pyotr Kropotkin


(1) Büyük Fransız Devrimi döneminde özel mülkiyetin ekonomik seçeneği olarak anlaşılan "communaute des biens"-"varlık toplumu" kavramı yaygınlık kazanmıştı; bu kavramı temel alarak da XIX. yüzyılın 40'h yıllarında ilk kez komünizm (Latince communis-ortak) teriminin kullanıldığına tanık olunmuştu. Kropotkin'in ideal toplumsal yapılanma anlayışı ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: ideal toplum yapısı anlayışı olarak Marxist ve anarko-komünist anlayışlar arasında ne fark var? Bakunin ve Kropotkin de, tıpkı Marx ve Engels gibi, komünist toplumda toplumsal ilişkilerin temelini, üretim araçları üzerindeki ortak mülkiyetin oluşturduğunu düşünüyorlardı. Onlar da Marxistler gibi, komünizmde herkese gereksindiğince ilkesinin uygulanacağını, sınıflar arası, kentle köy arası, kafa emeğiyle kol emeği arası farkların tümüyle ortadan kalkacağını savunuyorlardı. Böylece, anarko-komünistlerle Marxistlerin komünizm anlayışlarının bütün temel noktalarda çakışmakta olduğunu görüyoruz. Çelişkiler, bu ideale ulaşmanın yollan ve araçları faslında başlıyor. "Ana ilkeler ve hedefler: bunlar iki ayrı şeydir," diyor Lenin: "Hedefler konusunda anarşistler de bizimle aynı düşüncede olacaklardır. Kendileriyle konuştuğumda hedefler konusunda anlaştığımızı şahsen tespit etme fırsatını buldum; ama ilkeler ve bunların detayları konusunda, asla... Bu bağlamda bizi anarşistlerden ayıran şey nedir?.. Geçiş döneminde proletarya diktatörlüğü kurmak ve devlet zoruna başvurmak..." (Toplu Yapıtlar: c.44, s.24). Marxistlerden farklı olarak anarko-komünistler, sosyalist devrimin zafere ulaşmasının hemen ardından "komünizm uygulaması"na geçilebileceğini savunuyorlardı.

(2) Merkezi devletin egemenliğinin sınıflandırılmasının gerekliliğini XIX. yüzyılda bir tek anarşistler değil, erken kapitalizmin T. Jefferson, A. Hamilton, B.Franklin vd. gibi kimi liberal ideologları da savunuyorlardı. Sivil yurttaşlar topluluğuyla devletin etkinlik alanlarının ayrı ayrı olması görüşünden hareketle, kişi özgürlüğüne geliniyor, ancak bu özgürlük daha çok sınırsız ekonomik girişim özgürlüğü ve özel mülkiyete devletin asla dokunamaması gerektiği anlayışıyla sınırlı tutuluyordu. Böylece, insan haklan devletin varlığına bağlanıyor, ancak buradaki devlet, toplumsal yaşamın "gece bekçisi"nden öte işlevi olmayan bir devlet olarak görülüyordu.

(3) Tüm XIX. yüzyıl boyunca temsili demokrasi anarşizmin şiddetli eleştirilerine uğradı. Bakunin'e göre halk yönetimi eğer kurumsallaşırsa, kaçınılmaz olarak sivil topluma yabancılaşır ve daha incelikli bir sınıf egemenliğine dönüşür. Böylece, parlamenter cumhuriyet "sanal halk meclislerinde-ki sanal temsilcilerinde ifadesini bulan sanal halk iradesi"nin sanal devletidir. Parlamentarizme bu bakış açısından yola çıkan anarşistler I. Enternasyonal'de, "politikayı ret" şiarını yükselttiler: Mademki parlamentarizm devletin gerçek yüzünü -sömürücü yüzünü- gizliyordu, öyleyse emekçilerin tüm legal politik etkinlikleri devrimci hareketi zayıflatacak uzlaşmacı hareketler olmaktan ileri gidemezdi. Bakunin, Marx ve Engels'i "oportünizm" ve "reformizm"le suçluyordu. "Burjuva radikal sosyalistleri" dediği Marx ve Engels'le aralarındaki en önemli farkı açıklarken şöyle diyordu Bakunin: "...onlar politika ve devletten yararlanmak, bu ikisini reforme etmek, dönüştürmek istiyorlar... bizim biricik kabulümüz ise, egemenliği ve onun zorunlu tezahürü olan politikayı kökünden yok etmektir (M.A. Bakunin, Seçilmiş Yapıtlar. Mosk., 1919, c.l, s.68). Legal siyasal etkinliklerin reddi politikasını eleştiren Marx ve Engels, tüm umutların zorla gerçekleşecek bir devrime bağlanmasının işçi hareketini zayıflatacağını savunmuşlardır. "Siyasal özgürlükler, toplantı yapma, ittifaklar kurma hakkı, basın özgürlüğü... bütün bunlar bizim silahlarımız. (Düşman) bu silahlan bile elimizden almaya çalışırken, eli kolu bağlı oturup, politikayı reddediyoruz denilebilir mi hiç?" (Marx K., Engels F., Yapıtlar, c.l7, s.424).

5 Temmuz 2010 Pazartesi

William Seward Burroughs’la Röportaj

Röportajı gerçekleştirenler Gregory Corso ve Allen Ginsberg
Journal For the Protection of All People, 1961


(C)orso: Hangi departmandansın?

(B)urroughs: Kunst unt Wissenschaft – Sanat ve Bilim.

C: Politik sürtüşmeler hakkında ne düşünüyorsun?

B: Politik sürtüşmeler sadece yüzeysel manifestolardır. Sürtüşmeler meydana geldiğinde, bu durumdan fayda sağlamayı uman belli güçler sürtüşmelerin devam etmesini uygun görür. Kendinizi bu tür yüzeysel politik sürtüşmelere kaptırmanız, boğanın arenada düştüğü hataya düşüp örtüye saldırmanızdan başka bir şey değildir. İşte politika bu yüzden vardır – size örtüyü göstermek ve öğretmek için. Tıpkı matadorun boğaya kendini takip etmesini, örtüye boyun eğmeyi öğretmesi gibi.

C: Örtü kimin elinde?

B: Ölümün.

(G)insberg: Ölüm nedir?

B: Bir kandırmaca. Bu bir zaman doğum ölüm kandırmacası. Ancak bu daha fazla böyle devam edemez. Çok fazla insan akıllanmaya başladı.

C: İnsanın yapısında bir değişiklik, yeni bir bilinçlenme olduğunu düşünüyor musun gerçekten?

B: Evet, bu konuda size net bir yanıt verebilirim. Şu anda üstünlüklerini hissettiren belli baskılar kalktığı zaman insan bilinçlenmesinde de bir değişimin kendiliğinden meydana geleceğini düşünüyorum. Bilinçlenmenin yaygınlaşmasını engelleyen başlıca tekel ve kontrol unsurları, düşünceleri, duyguları ve duyulara ait izlenimleri kontrol eden sözcük dizileridir.

G: Baskıların kalktığını varsayalım; sonra ne olacak?

B: Bir sonraki adım sessizlik içinde atılmalı. Kendimizi sözcük gruplarından soyutluyoruz. Bunu sözcüklerin, harflerin, sözcüksel kavramların yerine farklı ifade şekillerini, örneğin renkleri koyarak başarabiliriz. Sözcük ve harfleri renklere dönüştürebiliriz. Bir başka deyişle, kişi bilinçlenmeye erişmek için kendini sözcüksel ifadelerden uzaklaştırmak zorunda olduğunu, ve bunun zaman kaybetmeden algılanması gereken bir şey olduğunu bilmeli.

C: Kişi bu bir sonraki adımı nasıl atmalı?

B: İleriye doğru atılan adımlar, üzerinizdeki eski zırhı çıkarıp atmanızla başlar, çünkü ana rahmindeki yumuşak daktiloda yazılmış sözcükler içinize öyle bir işlemiştir ki, taşıdığınız sözcük zırhını fark etmezsiniz bile. Mesela, bu sayfayı okuduğunuz sırada gözleriniz, alıştığınız biçimde kelimeleri takip ederek soldan sağa doğru kayıyor. Bir bilinç tekeli ve kontrol oluşturmak amacıyla yumuşak daktilodaki renkli sözcüklerin renkleri gibi birçok çözüm yolunu politik sürtüşmelere dönüştürmek de mümkün.

C: Bunu okuyunca, politika ve politikayla ilgili terimlerden bahsederken, bir noktadan sonra sanki yine başlangıç noktasına dönüyorsun gibi görünmüyor mu sence – sürtüşme, elde etme, çözüm, tekel, kontrol... Nasıl bir yardım bu?

B: Ben de tamamen aynı şeyi söylüyorum. Konuşmaya başladığınızda söz dönüp dolaşıp yine politikaya geliyor, başka bir yere değil. İnsanlar o daktiloya hala sıkı sıkıya bağlılar.

C: Politikacılara nasıl bir tavsiyeniz olacak?

B: Sadece bir kez gerçeği söylesinler ve sonsuza dek çenelerini kapasınlar.

C: Ama ya insanlar değişmek, yeni bir bilinçlenmeye erişmek istemezlerse?

B: Her varlık değişime açıktır; eğer buna muktedir değillerse ya da istemiyorlarsa öneride bulunmaktan ileri gidemem. O ağır zırhın ve büyük cüssenin batan bir gemi olduğunu ve bir an evvel memeli organlarına geri dönmelerinin iyi olacağını söylüyorum – isteksiz bir dinozoru değiştirmek benim istememle ya da gücümle olacak bir şey değil. Kendimi batmak üzere olan bir gemide gibi hissediyorum ve kurtulmak istiyorum, Gregory.

C: Sence Hemingway kurtuldu mu?

B: Muhtemelen hayır.


Ertesi Gün

G: Kontrol?

B: Politikacılar kontrole ihtiyaç duyduklarını düşünüyor, hatta bu kontrol ne kadar güçlü olursa o kadar iyi olacakmış gibi geliyor onlara. Tüm politik organizasyonlarda bir makine gibi işleme eğilimi söz konusu; bunun nedeni önceden tahmin edilemeyecek ETKİ faktörünü ortadan kaldırmak – mesela, duyguları. Her makine etki faktörünü absorbe etmeye ayarlanmıştır. Ancak gene de bir makineyi çalıştırabilecek tek kişi, bir amacı, yani bir etkisi olan kişidir. Eğer tüm bireyler görevlerini yerine getirmede bir makine randımanına koşullandırılmış olsaydı bile, yine de makinenin başında gerekli komutları vermek üzere en azından bir tek kişinin bulunması zorunlu olurdu. Eğer makine kendisi dışındaki her şeyi absorbe etseydi giderek yavaşlar, durur ve sonsuza kadar da öylece kalırdı. İnsan bedeni ve zihnindeki her türlü kontrolsüz dürtü, organizmanın tahrip olmasına yol açar.

G: Teknolojik toplum, kontrol olmaksızın ne tür bir yapılanmaya sahip olabilir?

B: Bence üzerinde durulması gereken asıl nokta, bizi artık makine kontrolünün tehlikelerine karşı uyararak görevini de yerine getirdiğine göre, makinenin ortadan kaldırılması gerektiği. Tüm fen bilimlerinin yok edilmesinden bahsediyorum. Eğer birileri yok etme odalarına gidecekse, bunlar mutlaka bilim adamları olmalı. Evet, ben bir bilim adamı karşıtıyım, çünkü bilim tek gerçek evren olarak, bilim adamlarının kendi evrenini empoze etmekte ısrarlı görünüyor. Bunlar gerçek bağımlısı adamlar; bir şey son derece gerçek olmadıkça ilgilenmeye niyetleri yok. Bence tamamen söküp parçalamamız gereken büyük ve karmaşık bir makineyle karşı karşıyayız. Bunu yapmak için makinenin nasıl çalıştığını anlayan insanlara ihtiyacımız var.

C: Dünyayı kimin ya da neyin yok edeceğini söyleyebilir misin?

B: Bir paniğe sebep olmak için mi? Bu çok gizli bir bilgidir... tahliye sandallarının alabora olmasını mı istiyorsunuz yoksa?
(...)

G: Sence Küba ve FLN şairler hakkında ne düşünüyor? Marihuana ile ilgili politikaları nedir?

B: Tüm politik hareketler yaratıcılık karşıtıdır... çünkü politik hareket de bir tür savaştır. “Burada işe yaramaz hayalperesetlere yer yok.” İşte her zaman söyledikleri şey budur. “Yazma faaliyetleriniz yönlendirilecektir, o yüzden aylaklık etmeyi bırakın.” Marihuanaya gelince; tarladaki işçilerin sömürülmesinden başka bir şey değil. Küba da FLN de alkolü onaylıyor ama marihuanaya karşılar.

G: ABD’deki uyuşturucu politikalarından kimin sorumlu olduğunu düşünüyorsun?

B: Eski ordu ayakları: “yalnızca emirleri yerine getiriyorum.” Kaptan Ahab’ın da dediği gibi, “Sizler ayrı ayrı adamlar değil, benim kollarım ve bacaklarımsınız.” Anslinger’in birçok kolu ve bacağı bulunuyor, ya da onu da her kim yönetiyorsa... Wichman’da da aynı şey yaşandı, herkesin gördüğü öndeki adamdı ve tüm kınama ve eleştiriyi o yedi. Onun için üzülüyorum.

C: İdam cezalarının ABD’yi lanetlediğine inanıyorum.

B: Ne şekilde olursa olsun ölüm cezasına karşıyım. Swift’in ılımlı ve makul önerileri tarzında Naked Lunch’a aldığım bölümlerde bu konu üzerine bir çok şey yazdım. Ancak bu bölümler yalnızca Naked Lunch’ın müstehcen damgası yemesine neden oldu. İdam cezaları insan onurunun en ağır şekilde aşağı alınması için tasarlanmış uygulamalardır – idam mahkumlarının intihar etmemeleri için alınan önlemleri düşünün bir.

G: Amarikan Devrimine duydukları sempati yüzünden politik hareketlere yönelen Amerikan gençlerine neler diyeceksin?

B: Yerinizde olmak istemezdim. Eski bir atasözü. Destekleyebileceğim tek politik hareket Amerika ve Kızıl Çin’in birleşmesini amaçlayan bir harekettir, tabii böyle bir şeyi Çinliler kabul ederse.

C: Ya Arap halkları?

B: Binlerce yıl öncesine takılıp kalmışlar ve şimdi de sadece televizyon sayesinde silkinip toparlanacaklarını umuyorlar.

C: Zenciler? Sence başarabilecekler mi? Sadece Güney’dekileri değil, hepsini kastediyorum.

B: Biyolojik açıdan konuşacak olursak, Afro-Asyatik blok müthiş bir çıkış yaşamakta. Sakın aklınızdan çıkarmayın: zenciler de beyazlar da azınlık gruplardır, en geniş ırk sarı ırktır. Bir nükleer savaş olması halinde doğum ve ölüm oranlarının çok yüksek olduğu –sözüm ona– az gelişmiş bölgelerde yaşayan insanlar inanılmaz bir biyolojik avantaja sahip olacak. En büyük yıkıma uğrayacak ülkeler ise doğum ve ölüm oranlarının düşük olduğu ülkeler olacak. Dünyanın kontrolü fakirlerin eline geçecek.

G: Beyaz ırkın üstünlüğü hakkında ne düşünüyorsun?

B: Beyazların üstünlüğünün özü şudur: bu insanlar her şeyin olduğu gibi kalmasını isterler. Torunlarının farklı bir ten rengine sahip olma olasılığı onları dehşete düşürür. Kısacası, olanın korunmasından yanadırlar. Ancak bir türlü anlamadıkları, durağan bir şeyi sürdürmeye çalışmanın, bu iyi bir şey bile olsa, mümkün olmadığı.

C: Sence Amerikalılar bir sonraki savaşta, II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi istekli bir şekilde savaşacaklar mı?

B: Şüphesiz. Çünkü son seferde nasıl tatlı bir zaman geçirdiklerini anımsıyorlar – kıçlarının üzerine oturmuşlardı.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Devrime Karşı İsyan...

“….benim kişisel düşüm tam olarak bomba yapmak değildir; çünkü insanları öldürmeyi sevmem. Ama bomba-kitaplar yazmak istiyorum, yani tam olarak birisi onları yazdığı veya okuduğu anda yararlı olacak kitaplar…. Bu kitaplar öyle olacak ki, okunduktan veya yararlanıldıktan kısa bir süre sonra yok olacaktır… Patlamadan sonra, bu kitapların çok güzel birer havai fişek olduğu insanlara hatırlatılabilir. Çok sonra, tarihçiler ve başka uzmanlar falanca kitabın bir bomba kadar yararlı ve bir havai fişek kadar güzel olduğunu söyleyebilirler”
      İktidar Üzerine Diyalog


     Michel Foucault’nun devrim olgusuna yaklaşımını ve devrim kavramına yönelik tavrını tartışmaya başlamadan önce kendisinin düşünce tarihi içindeki konumuna, daha doğrusu kendi kendisini düşünce tarihi içinde nasıl gördüğüne bakmakta yarar var. Zira Foucault’nun kendi konumuna biçtiği rol, onun bu yazıda üzerinde duracağım politikanın tanımı, iktidarın yapısı, öznenin kuruluşu ve entelektüelin işlevine dair yaklaşımlarının ipuçlarını daha baştan veriyor.


     Yerleşik düşünce kalıplarına yönelik yadırgatmacı ve eleştirel tutumu, aydınlanmanın iki yüz yıl boyunca kök salan ve insanı merkezine alan bir hümanizma geleneğini karşısına alan tavrıyla Foucault, düşünce tarihinde adeta bir kırılma noktası olarak değerlendirilmiştir. Ne var ki, her şeyden önce, Michel Foucault’yu tüm bir felsefe tarihi içinde devrimci bir kopuşun öznesi olarak değerlendirmek onun tüm çalışmalarını ve mücadelesini yok saymak anlamına gelecektir. Bunun yerine onu içinde bulunduğu çağın siyasal, sosyal ve fikirsel bağlamını göz önünde bulundurarak konumlandırmak daha isabetli olur. Foucault, Sovyetlerin ve sol ortodoksinin Batı’da özellikle öğrenciler ve genç radikaller tarafından topa tutulduğu, Batı’ya karşı yürütülen sömürgecilik karşıtı hareketlerin doruk noktasına ulaştığı, nükleer silahların ve ağır sanayi kapitalizminin doğaya yönelik tehditlerinin gözler önüne serilip şiddetle protesto edildiği, bilimin ve aklın tarafsızlığına artık şüpheyle yaklaşıldığı yılların, 60’lar ve 70’lerin arasında bir yerlerde bir yazar olarak zuhur etmiştir. O ancak kendinden önce oluşmuş bir düşünce geleneğinin, Nietzsche’nin, Weber’in, Gramsci’nin, Heidegger’in, Adorno’nun, elbette Marx’ın ve yapısalcı Marksizmin önde gelen düşünürü ve aynı zamanda kendi hocası da olan Althusser’in takipçisi olarak anlaşılabilir. Kendisi, situasyonizmden anti-psikiyatriye, anarşizmden ekolojizme birçok farklı akımı barındıran bir kuşağın tezahürüdür. Dolayısıyla Foucault ne bir başlangıç ne bir kırılma ne de bir sondur. Gökten zembille inmiş ve tüm bir iktidar kuramını baştan aşağı tersine çevirmiş de değildir. O ne kendinden menkul bir öznedir, ne belli bir akım veya görüşün temsilcisi ne de bütünlükçü bir devrimin organik entelektüeli. Onu belki ancak kendinden önce inşa edilmiş bir dünyaya atılmış, bu dünyaya eklemlenmiş ve eklemlendiği dünyayı yeniden anlamlandırarak dönüştürmüş bir varlık olarak görebiliriz.


     “Yazar Nedir?” başlıklı makalesinde, Foucault yazarın esasta içinde bulunduğu koşullar tarafından kurulduğundan, adının önemsizliğinden, varlığının geçiciliğinden, önemli olanın söylenenin, ağızdan çıkanın eyleyiciliği olduğundan dem vurmaktaydı. Foucault’ya göre bugün gündelik söylemde ‘yazar’ bu şekilde algılanmıyordu. O şimdiden geçmişe bakılarak yapılmış seçici bir okumanın bir ürünü olarak, bazı söyledikleri öne çıkarılıp bazı söyledikleri görmezden gelinerek, sanki tutarlı ve bütünlükçü bir düşüncenin yekpare bir temsilcisiymiş gibi sınıflandırılıyordu. Focault’nun eleştirdiği nokta, anlamın özgürleşmesinden korkulduğu bir noktada yazarın ideolojik bir figür olarak sabitlenmesi, düşüncesinin kapatılması ve donuk ve ruhsuz bir heykel gibi inşa edilmesiydi. Ne yazık ki, ilerleyen yıllarda Foucault’nun hayaleti de böylesi bir putlaştırmadan kendini kurtaramayacaktı. Bugün karşımıza çıkartılan bir dolu Foucault heykeli işte bu putlaştırmanın ürünleridir. Kimi tasvirlerde o bir postmoderndir kimisinde bir post-yapısalcı. Bazı temsillere göre o bir muhaliftir bazısına göre bir genç muhafazakar. Hayır, aslında Foucault bunlardan hiçbiri değildir. O belki yalnızca, altı imzalanmamış “Yazar Nedir” başlıklı bir makalenin yüzünü göremediğimiz bir aktarıcısıdır. Sadece bir aracı, bir ulaktır. Onu bir ‘izm’in, bir ideolojinin insanı olarak sınıflandırmak, düşüncesine, emeğine ve mücadelesine yapılacak belki de en büyük saldırıdır. Foucault’nun kendisini, kendine biçtiği rolü ve özyaşam öyküsünü anlamak bu yüzden elzemdir. Tüm bunlar, daha sonra onun siyasete, iktidara, entelektüele ve devrime yönelik tutumuna bakarken, onu daha iyi değerlendirmek için de iyi bir başlangıç noktası teşkil etmektedir.


1- İktidarın ve ‘Politik Olan’ın Yeniden Tanımlanması
“Siyaset kuramında kralın kellesini almalıyız”

      Foucault’nun yaptığı çalışmalar her şeyden önce bizleri politiğin tanımını yeniden yapmaya zorluyor. İşçi sınıfına atfedilen ayrıcalıklı devrimci potansiyelin sorgulanmaya başlandığı, merkezi devlet kurumlarına artık şüpheyle yaklaşıldığı, iktidarın yaygın ve parçalı etkisinin geleneksel yasama-yürütme-yargı kurumlarının ötesinde tanımlanır ve hissedilir olduğu 60’lı yıllardan itibaren Foucault çalışmalarını akıl hastalarının, mahkumların, azınlıkların, kısacası toplumun sınırında yaşayan ve bugüne değin tarih içindeki etkileri yok sayılanların tarihini yazmaya adamıştı. Foucault bu çalışmalarında bir yandan akıllı/deli, masum/suçlu ve sağlıklı/hasta gibi kategoriler üzerinden disiplini tesis eden kurumların normal ya da, doğal olanı dolayısıyla bilgi/iktidar rejimlerini nasıl inşa ettiğine bakarken, diğer yandan da bugüne değin eyleyicilikleri yok sayılan birçok farklı grubu siyasetin alanına çağırıyordu.


     Normalleştirme ve dışlama mekanizmaları üzerinden yeniden tanımlanan bir iktidarın karşısında artık delilerin, mahkumların, hastaların ve azınlıkların, yerelin, kenarda köşede kalmışın da politikasından söz etmek mümkün olacaktı. Böylece Foucault, daha sonraki yıllarda gerek feminist muhalefeti, gerek ekolojist yaklaşımı, gerekse tüm bir sömürgecelik karşıtı hareketi besleyecek yeni bir siyaset perspektifinin ilk nüvelerini atmış oluyordu. Politika artık sadece ayrıcalıklı seçkinler arasında oynanan, siyasi partilerin ve entelektüellerin önderliğinde yürütülen ve uzmanlık gerektiren bir oyun değildi. Çok daha yaygın, çok daha gündelik hayatın içinde, isimsiz, tanımsız kişi ve grupların etkilediği, akışkan, sürekli dönüşen, ucu açık, belirsiz süreçler de bundan böyle artık politikanın sınırları içinde tanımlanacaktı.


     Elbette farklı ve marjinal gruplara eyleyicilik atfeden bu yaklaşımın, o zamana değin küçük, önemsiz ve etkisiz gibi görünen yerel olayların ve grupların varlığını ancak büyük anlatı ve yapılarla, yani devletle, işçi sınıfıyla veya üretim ilişkileriyle girdikleri etkileşim çerçevesinde açıklamaya çabalayan ve tüm bir siyasi mücadeleyi de homojen yapılar ve sınıflar üzerinden değerlendiren iktidar analizleri karşısında kapsamlı bir eleştiri olduğu aşikardır. Siyasi partilerin ve entellektüellerin güttüğü ve toplumu dönüştürmek konusunda ayrıcalıklı bir potansiyele sahip sınıf veya gruplardan bahsetmek bundan böyle ancak daha nüanslı yaklaşımların içerisinde mümkün olacaktır.


     İşte tam bu noktada, Foucault’nun devleti yeniden yorumlayışının, onu güç ilişkilerinin üreticisi ve merkezi değil sadece bir sonucu olarak değerlendirişinin de altını çizmek gerekir. Foucault’ya göre ortada çok daha karmaşık bir ilişkiler ağı vardır. Herkesin konuştuğu, söz sahibi olduğu, etkilediği, değiştirdiği, dönüştürdüğü bir iktidar alanıdır bu. Bu iktidar alanı ancak işleyişinde ortaya çıkar, işleyişinden bağımsız olarak ortaya çıkan bir iktidar söz konusu değildir. Dolayısıyla devlet, yasa veya polis gibi iktidar odağı olarak gözüken yapılar sadece halihazırda işlemekte olan iktidar mekanizmalarının kristalleşmesinin bir sonucu olarak vardırlar. Keza politikanın aktörleri olarak görülen siyasi partiler, entellektüeller ve aktivistler de bunun muadili bir direnişin kristalleşmiş yansımaları olarak değerlendirilebilirler. Oysa ki, halihazırdaki iktidar ilişkileri tek bir yerden veya birkaç somut kaynaktan doğru işlemez.


      İktidar merkezsiz ve dağınık bir ağ gibidir ve bedenleri, arzuları, aileyi, cinsel yaşamı, bilime dair söylemi, kadınlar ve erkeler arasındaki ilişiyi, eşcinsellere bakışı, batı-dışı toplumlara yaklaşımı, delilere yönelik tutumu, kısacası gündelik hayatın hemen her alanındaki söylem ve pratikleri kurucu bir yaygınlıktadır.


      Foucault’ya göre hiçbir bilgi üretimi, hiçbir doğruluk iddiası tarafsız değildir. Dolayısıyla bilginin, bilimin, hakikate dair her söylemin ve eylemin olduğu yerde iktidar da vardır. Tüm bunlardan dolayı Foucault iktidarı anlamak için, devlet, ordu, polis gibi kurumların yapısını incelemek yerine, bilgi/iktidar rejimlerinin nasıl tesis edildiğine bakmayı seçer. Ailenin içinden hastahane koridorlarına, okul sıralarından hapishane hücrelerine kadar yaygınlaşmış, tanımlayan, sınıflandıran, gözetleyen ve disipline eden iktidar, gündelik hayatın her alanına sirayet etmiştir. Foucault’nun yönetimsellik adını verdiği bir dizi taktik ve yöntemden oluşan bu model, bir toprak parçasından ziyade belli bir nüfusu yöneten, bu nüfus üzerinde disipline edici, o nüfusun refahı, yeniden üretimi, verimi, eğitimi, sağlığı, doğal afetlerle başa çıkması, ekonomisi vs. ile ilgilenen bir ilişkiler ağını tanımlar. Yasaları içselleştiren, norma tabi olan özne de bu iktidar tarafından üretilmektedir.


      Dolayısıyla hemen herkes, yani bir şekilde konuşan, bilgi üreten, söz söyleyen, hareket eden ve kendisini özne olarak konumlandıran herkes, varolan iktidar mekanizmalarına ait söylem ve pratiklere eklemlenen, onu yeniden üreten veya dönüştüren politik failler olarak ortaya çıkar. Ne var ki, Foucault’nun teorisinde ayrıcalıklı, belirli, somut politik faillere yer yoktur. Keza yine ayrıcalıklı, belirli, somut politik güç merkezleri de bulunmamaktadır.


     Bu denli yaygın ve dağınık bir iktidar tahayyülünün elbette, devleti araçsallaştıran ve onu ele geçirmeyi devrimin temel amacı olarak gören, bunun içinde öncülere, yol göstericilere gereksinim duyan bir devrimci geleneğe yönelik kapsamlı bir eleştiriyi içinde barındırdığı rahatlıkla söylenebilir. Foucault’ya göre siyasi dönüşümün ne kaynağı devlet, ne de hedefi devleti ele geçirmek olabilir. Örneğin 1917’de Rusya’da yaşanan ve devleti ele geçirmek suretiyle üretim ve mülkiyet ilişkilerine dair yasaların ve merkezi siyasi kurumların değiştirmesiyle sonuçlanan, bundan dolayı da adına devrim denen süreç, esasta, Sovyetler Birliği’nde yaşayan kadın ve erkeklerin, ailelerin veya işçilerin, kendi bedenlerine, arzularına ve kendi aralarındaki ilişkilere dair bakışlarını, buradaki incelikli iktidar ilişkilerini ve gündelik pratiklerin büyük bölümünü hiç değiştirmemiştir. Oysa Foucault’ya göre asıl yapılması gereken belki de bu iktidar ilişkilerinin gündelik pratiklerde tahakkümcü bir şekilde işlediği, dışlama, kapatma, aşağılama, cezalandırma, denetim altına alma yöntemlerinin hayata geçirildiği yerleri tespit etmek ve bu alanları dönüştürmek için mücadele etmektir. Dolayısıyla bundan böyle politika, neredeyse gündelik hayatın her alanında ve neredeyse kesintisiz olarak devam eden, bir etkileşim, bir mücadele, bir tabi kılma ve direnme pratiği olarak anlaşılmalıdır. Özetle, politik alanın, politik mücadelenin sathı, Foucault’nun iktidar ve direniş için geliştirdiği yeni alanlarla beraber genişlemiştir. Bundan böyle kimsenin iktidardan, iktidara tabi olmaktan veya direnmekten kaçınamadığı bir evrende, elbette devrimciliğe ve toplumsal dönüşüme dair tahayyül de kaçınılmaz bir şekilde değişmek zorunda kalacaktır.


2- Entelektüelin Siyasi İşlevi

“Sorun insanların bilincini ya da kafalarını değil; hakikati üreten siyasi, ekonomik, kurumsal rejimi değiştirmektir.”
      Hakikat ve İktidar

      Peki iktidarın bu denli yaygınlaştığı, öznelliğin, özne konumlarının ve özgürlüğe dair algılayışın dahi iktidar tarafından kurulduğu bu yeni politik tahayyül alanında tahakkümcü iktidar ilişkilerine karşı mücadele nasıl yürütülecek, gündelik pratiklerdeki değişim kim tarafından ve ne şekilde sağlanacaktır? Elbette bu sorulara Foucault tarafından bir yanıt verilmesini beklemek onu hiç anlamamak demek olacaktır. Bir entellektüel olarak herhalde Foucault’nun sormaktan en çok rahatsızlık duyacağı soru, son iki yüzyıldır entellektüellerin bıkmadan usanmadan büyük bir zevkle sordukları şu meşhur “ne yapmalı?” sorusu olabilir. Zira Foucault’ya göre entellektüel, doğruluk ve hakikat iddiasında bulunduğu, toplumsal sorunlara reçetelerle çözüm aradığı, dolayısıyla bilgi/iktidar rejimlerini yeniden ürettiği sürece zorlayıcı ve tahakkümcü iktidar ilişkilerinin bir parçası haline gelmekten, tahakkümcü iktidarın ta kendisi olmaktan kurtulamaz. Şüphesiz, tüm temsil ilişkileri, yani birinin bir başkası adına doğru ve iyi olanı tanımlaması, kendisini ayrıcalıklı ve öncü bir konuma yerleştirip başkalarını kendi ürettiği doğruya ve iyiye doğru zorlaması tam da iktidarın işleyiş şeklinin çarpıcı bir tezahürüdür. Entellektüel veya sözde siyasi öncü ne hakla kendisini bir yol gösterici olarak konumlandırabilir? Foucault’ya göre kitleler zaten olan bitenin farkındadır ve farkında oldukları bu koşullarla kendi yöntemleri ile başa çıkmaya çalışmaktadır. Ortada ne gizli bir gerçek, ne de bilinçlendirilmesi ve bu gizli gerçek karşında uyarılması gereken kandırılmış kitleler vardır. Kaldı ki, ortada tek bir gerçeklik durumu dahi yoktur. Bu koşullar altında Foucault entelektüelin yeni rolünü, “herkes hakkındaki ifade bulamamış hakikati söylemek için biraz öne veya biraz yana çıkmak değil, iktidar biçimlerine karşı, bu biçimlerin hem nesnesi hem aracı olduğu yerde mücadele etmek” olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla çağdaş entellektüel, iktidarın halihazırdaki biçimi ve kurumlarıyla değil de bir başka biçimde, başka kurumlar aracılığıyla işlemesi gerektiğini empoze eden yeni bir tahakküm aracı olmaktan ziyade, halihazırdaki iktidarın nasıl işlediğini ifşa eden, bu ilişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya serip iktidarın ipliğini pazara çıkaran bir işlev görmelidir. Bir entellektüel olarak Foucault’nun yaptığı da esasta budur. O iktidar ilişkilerinin nasıl kurulmuş olduğunu gözler önüne sererek aslında bir direnişi örgütlemektedir. O, yeni iktidar ilişkilerinin, yeni yeni iktidarların kuruluşuna hizmet eden bir görüş üretmektense bu ilişkileri analiz etmekte, açığa çıkarmaktadır. Hakikatin bir iktidar rejimi aracılığı ile kurulmuş/keyfi olarak inşa edilmiş olduğunu bizlere gösterek bir yandan da tüm hakikat rejimlerinin aslında yeniden kurulabilir, dolayısıyla değişebilir/dönüşebilir olduğunu göstermektedir.


     Pek tabii bu dönüşümün nasıl olacağını ve nereye doğru evrileceğini bize Foucault söylemeyecektir. Zira onun nazarında yeni entellektüel veya çağdaş siyasi aktivist, insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen, dolayısıyla kendisini diğer insanlardan hiyerarşik olarak üstün ve ayrıcalıklı kılan buyurgan bir peygamber işlevi görmekten ziyade, insanların konuşmaları, tartışmaları, kendi adlarına karar almaları ve farklılıklarını ortaya koymaları için alan açan bir işlevi yerine getirmelidir. Bu görüşlerinden dolayı Foucault sıklıkla, “sorunlar karşısında ne yapılacağını söylememekle, çözümler üretmek kaçınıp statükoyu yeniden üretmek hatta iktidara hizmet etmekle, aşırı bir rölativizme kapılıp (o da ne demekse?) sonunda muhafazakar bir siyasete gömülüp kalmakla” suçlanmıştı. Oysa o, ne yapılması gerektiğini söylememesinin hiçbir şey yapmamak gerektiğini söylemesi anlamına gelmediğini vurguluyordu ısrarla. Elbette temsil ilişkilerinin dışında da iş görmek, bir şeyler yapmak mümkündü. Bu ise ancak, sözde otonom ve rasyonel olan bir insanı merkezine alan ve insanlığa dair ideal durumu dayatan evrenselci bir hümanizmanın ve kitleler adına ayrıcalıklı seçkinlerin bilgi/iktidar rejimleri tesis edip dayatmasına yol açan temsili demokrasinin kategorilerinin dışında düşünmekle; farkı ve farklı olanı monolitik ideolojilere ve aynı olana tabi kılan, en hakiki düzeni tanımlayıp ne yapılması gerektiğini dayatan bir düzene karşı çıkmakla mümkün olabilirdi.


     Bir entelektüel olarak Foucault da bu yolu takip etmişti. Gündemdeki meseleler konusunda kendisine danışıldığında sorunları basit kategorik ayrımlarla, iyi/kötü, doğru/yanlış türünden tanımlayıp kolaycı çözümler önermemiş, bilakis sorunun aslında hiçbir zaman göründüğü kadar basit olmadığını, olan bitenin çok daha karmaşık olduğunu, işin içinden böyle kolaycılıkla çıkılamayacağını gözler önüne sermeyi seçmişti. Öncü, yol gösterici değil tartışmalar için alan açıcı, açılmış tartışmaları derinleştirici, söz söyleyemeyenlere olanak yaratan bir entelektüel modeliydi bu. Amacı meselelerin daha geniş katılımla, daha derinlemesine ve daha uzun bir süre kamuoyunu meşgul etmesiydi. Herhangi bir sonuç öngörmüyor, çözüm önermiyordu. Her şey toplumsal etkileşim sonucunda şekillenecekti ve elbette bu etkileşim ve tartışma nihai bir noktaya, bir ereğe, bir mutlak hakikate bağlanmayacaktı.


(Burada önemle belirtmek gerekir ki Foucault ne entellektüel için, ne direniş için ne de siyasi mücadele için yukarıda sıraladığımız ve sınıflandırdığımız biçimdeki bir öneriler dizisini formülize etmiştir. Sözü geçen tüm bu direniş imkanları, Foucault’nun farklı zamanlarda farklı gerekçelerde yazdıklarından, konuştuklarından, verdiği derslerden devşirdiğimiz açılımlara dayanmaktadır. )


     Foucault’nun yazıları kurcalandığında onun iktidarın işleyişini ifşa etmek ve toplumsal sorunlara dair tartışmalara derinlik katarak indirgemeci ikili karşıtlıkların ötesindeki farklılıkları da ortaya çıkaran bir etkileşim sürecine katkıda bulunmak dışında entellektüel ve siyasi aktivist için bir işlev daha biçtiğini görebiliriz. Bu işlevi, sesleri duyulmayanların seslerinin duyulur kılınmasına imkan yaratmak; baskı altına alınmış, unutturulmuş, ele geçirilmiş deneyimlerin tekrar hatırlanmasına ve yeniden ortaya çıkmasına olanak sağlamak ve bizlere insanın, devletin ve iktidarın, kısacası halihazırdaki hakikat rejiminin içeriğini sorgulatan, bizleri bunların tanımını yeniden yapmaya zorlayan sınır tecrübelerini ifşa etmek olarak özetleyebiliriz. Tüm bunlar hem halihazırdaki hakikat rejiminin keyfiliğini ortaya koymakta iş göreceklerdir hem de farklı hakikat rejimlerinin olabilirliğini gözler önüne sererek alternatif tarihlerin ve alternatif yaşantıların, kısacası başka dünyaların varlığını ortaya koyacaklardır. Foucault’nun takipçilerinin akıl hastalarının deneyimlerinden, göçmenlerin bilgisine, mahkumların yaşantılarından, köylü ayaklanmalarının tarihine kadar insanlığın karanlıkta kalmış yönüne yüzlerini çevirmeleri tam da bu yüzdendir. Zira ötekileştirme aracılığı ile akıl hastalarını, mahkumları, eşcinselleri, siyahları, kadınları, azınlıkları dışlayarak normalliğini tesis eden iktidarın egemenliği yine bu sınırda olanların, bu sınır tecrübesini yaşanların dayatılan kategorik tanımlara sığmayışları, tepkileri, mücadeleleri veya belki sadece varoluşları sayesinde sarsılmaktadır da. Foucault entellektüelin bu noktadaki görevini, aşağıdaki çarpıcı cümlelerle dile getirmektedir:


“Konuşan sayısız öznenin sesleri yankılanmalıdır ve sayılamayacak kadar çok deneyimi konuşturmak gerekir. Konuşan öznenin her zaman aynı olması gerekmez. Sadece felsefenin normatif kelimelerinin çınlaması gerekmez. Her türlü deneyimi konuşturmak, konuşma yeteneğini yitirmiş olanlara, dışlanmışlara, can çekişenlere kulak vermek gerekir. Çünkü biz dışarıda bulunuyoruz, oysa ki mücadelelerin karanlık ve yalnız yüzüyle gerçekten karşı karşıya olanlar onlardır. Batı’da yaşayan bir felsefe pratisyeninin görevinin bütün bu seslere kulak vermek olduğu kanısındayım.”
     Hakikat ve İktidar


     Direnişin fark üzerinden örgütlendiği bu koşullarda entelektüel de bu farkı ortaya çıkaran kişi olarak iş görecektir. İktidar kontrol etmeye, kategorize etmeye çalışırken, entellektüel de sınırda olana, sınır tecrübesine, iktidarın kategorize edemediklerine bakacaktır.


3- Şu Devrim Denen Şey

“İktidara aşık olmayın”
      Anti-oedipus’a Önsöz

      Politik olanın böylesi geniş bir satıhda tanımlandığı; iktidarın dönüşümünde tüm temsili süreçlerin, hümanizma ve demokrasinin, ve elbette liberalizmin ve marxsizmin birleştirici lakin tabi kılıcı ideallerinin terk edildiği bir evrende bir devrim tahayyül edilebilir miydi? Edilebilirse böyle bir devrim nasıl olabilirdi?


      Focault asla somut, açık ve net bir devrim programı, modeli, öngörüsü, hedefi veya yöntemi ortaya koymadığı gibi, hayatı boyunca topyekün bir devrim fikrine de karşı çıkmıştır. Ne var ki, devrim, devrimcilik, isyan ve ayaklanma gibi kavram ve olgular hakkında görüş belirtmekten de kaçınmamıştır.


     Her şeyden önce Foucault’nun çağımızdaki siyasi tahayyül yoksunluğundan yakındığını biliyoruz. Foucault, “Marxizmden Nasıl Kurtulmalı?” başlıklı bir söyleşinde geçmişin zengin ve yaratıcı politik hayalgücüne nazaran bugün hayalgüçlerimize ket vuran bir siyasi tahayyül yoksulluğundan açıkça söz etmektedir. Ona göre bu yoksunluğun ve yoksulluğun başlıca nedenlerinden biri marxism (Marx değil marxism) ve benzeri monolitik ideolojilerdir. Zira bu tip ideolojiler tarih boyunca ancak siyasi partiler ve devletlerle birlikte varolagelmiş bir iktidar ilişkileri toplamıdır. Farklı hayalleri, farklı beklentileri, farklı arzuları tek bir hedefe, tek bir programa yönlendirerek, merkezi bir karar alma mekanizmasına tabi kılarak hapseden, çeşitlilikten kaynaklanan bir hayalgücü zenginliğini kısırlaştıran, hakikat konusunda zorlayıcı dinamiklerdir. Oysa Foucault tabi kılıcı temsil ilişkilerinin ötesinde bir siyasi tahayyül arayışındadır. Kendisini evrensel hümanizmaya, evrensel sınıf çatışmasına veyahut evrensel yasalara dayandıran, ancak bu şekilde meşru ve haklı bir zemin elde ettiği düşünülen geçmişin politik örgütlenmelerinin aksine, yereldeki sorunlara büyük anlatılarla zoraki bir ilişki kurmaksızın ilgilenen, herkesin farklı beklenti, görüş ve ideallerini hayata geçirmesine olanak tanıyan bir siyasi tahayyüldür bu. Bu noktada Foucault’nun, devlete, siyasi parti veya örgütlere odaklanan, onları siyasi dönüşümün ana belirleyicileri olarak değerlendiren ve dolayısıyla devrimi de onların ele geçirilmesiyle gerçekleşen bir kırılma anı olarak gören yaklaşımlar yerine, insanların gündelik yaşamlarındaki dönüşümlere ve nelerin bu dönüşümlere yol açtığına bakan, gündelik hayatları iyileştirmeyi, gündelik pratikleri tahakkümcü ilişkilerden arındırmaya hedefleyen ve tüm bunları da uzun vadeli, sürekli ve etkileşimli evrimsel bir dönüşüm süreci olarak kurgulayan yeni bir devrimci anlayışı önerdiği söylenebilir. Dolayısıyla bizler de Foucault’yu hem siyaset kuramına getirdiği yeni bakış ve yöntemler hem de tahayyül ettiği ve zaman zaman kendisinin de bizzat yürüttüğü mücadelesi dolayısıyla ‘devrimci’ olarak adlandırabiliriz. Pek tabii bu noktada o, devrim ve devrimcilik arasında alışageldiğimiz ilişkiyi tersyüz eden bir farka dikkat çekecektir. Zira onun hayalindeki devrimcilik, tüm insanlar adına doğru olanın dayatıldığı sözde topyekün bir devrimi belli bir kırılma anında hayata geçirmek değil, incelikli iktidar ilişkilerini ifşa edip farklı olanın, alternatif olanın kapısını aralamayı amaç edinen sonu gelmez, sürekli bir mücadeledir.


     Tam da bu nedenlerle, yani yerel sorunlara odaklandığı, insanların, görüşlerin, yaşantıların farklılığını ısrarla vurguladığı, hümanizmayı, marxizmi ve başta insan aklının merkeziliği olmak üzere her türlü merkezi söylem ve kurumu radikal bir dille eleştirdiği için Foucault devrime ihanet etmekle, muhafazakarlığa hizmet etmekle ve hatta özgürlük idealini yok etmekle suçlanmıştır. Oysa Foucault yaptığı felsefenin doğrudan bir siyasi ideoloji veya bir politik program öngörmediğini her daim tekrarlamamış mıydı? İktidar Üzerine Diyalog başlıklı metininde Foucault şöyle diyordu: “tutucu bir felsefenin veya devrimci bir felsefenin olduğuna inanmıyorum. Devrim siyasi bir süreçtir; aynı zamanda ekonomik bir süreçtir. Ama bu felsefi bir ideoloji oluşturmaz…” Ve ardından Hegel ve Nietzsche örneklerini veriyordu. Zira Hegel bir yandan devrimci bir felsefe, ideoloji ve yöntem üretmişti, bir yandan da düşüncelerinden tutucu bir yorum çıkarılabilirdi. Keza Nietzsche de fantastik denebilecek düşünceler ve araçlar geliştirmişti. Tüm bunlar Nazi partisi tarafından yeniden ele alındı. Bugün ise çok sayıda sol düşünür tarafından kullanılmaktaydı. Dolayısıyla, Foucault’ya göre söylediğimiz şeyin bir devrime hizmet edip etmeyeceğini baştan bilemeyiz. Bu ancak toplumsal etkileşim süreci içinde belli olacaktır. Düşünürün yapabileceği bu noktada, düşüncelerinin kapatılmasına, bir ideolojiye, bir dogmaya dönüştürülmesine karşı koymaktır.


     Foucault’nun da büyük anlatılar ortaya koymaktan kaçınması gericilik yapmasıyla değil, düşüncelerinin böylesi bir ideolojiye dönüşmesini istememesi, birinin bir başkası adına konuşmasının en büyük utanç olduğunu düşünmesi ve farka saygı duyması ile açıklanabilir şüphesiz. Bu noktada aslında paradoksal bir şekilde yanılan, onu yerelle ve farklı olanla ilgilenmekle suçlayan ortodoks solculardır. Zira ortodoks solcuların yaptıkları da elbette yerel bir iştir. Fikirlerini ve programlarını kendi elitist ve ayrıcalıklı öncü partileri içinde, yani tamamen kendi yerel ve küçük gruplarında geliştirmişlerdir. Onların Foucault’dan farkları bu yerel ve kendi farklılıklarını ortaya koyan fikirlerini ayrıcalıklı ve üstün kılarak tüm bir insanlığa dayatma, insanları bu hakikate zorlamalarıdır. Dolayısıyla Foucault, “ben yerele, özel olana bakıyorum, zaten bunun aksi de hiçbir zaman mümkün değildir” derken çok haklıdır. Ona göre işin inceliği bunu yaparken yerele, özele dair fikri genele dayatmaktan kaçınmaktır.


     Foucault’ya yönelik tepkilerin birçoğu, her türlü anti-hümanist, anti-rasyonalist yaklaşımın hatta sosyalizm dışından gelen her türlü anti-liberal tepkinin doğrudan doğruya muhafazakarlığa, faşizme hizmet edeceğine dair reaksiyoner refleksten kaynaklanmaktadır. Oysa Foucault’nun ne muhafazakarların ‘insan doğuştan kötü ve eksiktir’ önkabulünü benimsediği ne de ilahi bir din ve otoriteye boyun eğmeği savunduğu söylenebilir. O sadece öznenin liberal varsayımın aksine bağımsız ve otonom olmadığını; söylemler, kurumlar ve pratikler tarafından inşa edildiğini, dolayısıyla aklın mutlak egemenliğini kurmak ideali yerine içine atıldığı dünyaya eklemlenen insanların geçici, parçalı ve irili ufaklı evrimsel mücadelesini yürütmek gerektiğini savunmuştur. Bu ayrımları görmek çok önemlidir; çünkü Foucault aslında muhafazakar olmak şöyle dursun, bu görüşlerinden dolayı tam anlamıyla bir muhafazakarlık karşıtıdır. Temsil ilişkilerinden kaynaklanan her türlü otoriteyi, tahakkümcü ilişkiyi, dinleri ve büyük anlatıları reddeden, her türlü özcü atfa karşı çıkan ve yeni özgürlükçü siyasi tahayüllerin peşinden koşan bir görüşün aracısı nasıl muhafazakar olabilir? Elbette Foucault’nun bu duruşu hem sağcı hem de solcu muhafazakarlığa karşıdır. Ne var ki, sol ortadoksi veya Habermas türevi hümanistler, kendi pozisyonları ile muhafazakarlık arasındaki ilişkiyi görmekten aciz oldukları; dolayısıyla sol ile, hümanizm ile muhafazakarlığı bağdaşdırmaya yanaşmadıkları için Foucault’yu bu atıfla suçlama kolaycılığını seçmişlerdir.
Çünkü Foucault’nun söyledikleri bir zamanların devrimcilerinin işine gelmemektedir. Foucault fark fikrine vurgu yaparak, muhafazakarlığın farkın total bütünlük içinde eritilmesine, farkın yok edilmesine ve insanların aynı kategorilere tabii kılınarak denetim altında alınmasına yol açtığını söyleyerek kurtuluşçu devrimcilerin, ortadoks marxistlerin ve hümanistlerin otoriter eğilimlerini, iktidar fetişizmlerini ifşa etmektedir. Keza yine Foucault bu yaklaşımlarıyla devrimci tembelliğe karşı bir önçalışma başlatmış olmaktadır. Zira bundan böyle kendine devrimci diyen hiç kimse, kriz, kırılma ve devrim anını bekliyoruz yaftasına sığınamayacak veya “artık devrim oldu, devleti ele geçirdik, o da bir süre sonra zaten ortadan kalkacak, bizim işimiz burada bitti”, diyemecektir. Çünkü devrimcilik Foucault’dan sonra artık bir yaşam biçimi, gündelik hayatta sürekli devam eden, hiç bitmeyecek bir mücadele olarak görülecektir.


     Tüm bu mücadeleler arasında Foucault’nun ayaklanma olgusuna, isyan anına yine de bir ayrıcalık tanıdığı söylenebilir. Zira çalışmalarında devamlı surette iktidarın yaygınlığından, yaşamın her alanına nüfuz etmişliğinden, iktidarın dışının olmadığından dem vuran Foucault İran’da 1978-79 döneminde yaşananlara dair yazdığı “Ayaklanmak Gereksiz mi?” başlıklı yazısında buradaki ayaklanmayı iktidarların mutlak olarak mutlak olmadıklarının, zaafiyetlerinin, böylesi hareketleri tamamiyle imkansız kılacak yetenekten yoksunluklarının göstergesi olarak tanımlamaktadır. Tek bir insanın, bir grubun, bir azınlığın ya da tüm bir halkın “artık itaat etmiyorum” dediği ve adaletsiz olarak değerlendirdiği bir iktidara karşı kendi hayatını ortaya koyduğu manasındaki bir ayaklanma Foucault’ya göre normatif bir şekilde haklı/haksız veya gerekli/gereksiz gibi kategorilerle değerlendirilemez. O bir olgudur. Hakikat rejimlerine, halihazırdaki gerçekliğe meydan okuyan ve tarihin akışına yön veren bir olgu. Foucault’ya göre ayaklanma yahut isyan hastalıkları iyileştirmez, suçluları masum kılmaz, yahut vaadedilmiş mutlu bir geleceği garanti etmez. İsyan anı yalnızca süregiden koşullara katlanamamanın bir dışavurumu olarak vuku bulur. Ve bu haliyle, yani yalnızca varoluşuyla, ayaklanma tüm iktidar ilişkileri için büyük ve sarsıcı bir tehdit oluşturur. Çünkü ayaklanmanın sonucu öngörülemez, neye yol açacağı bilinemez. Bundan dolayı iktidarlar ayaklanmadan korkarlar ve ayaklanmayı denetim altına alarak saf dışı bırakmaya çalışırlar. İşte tam bu noktada Foucault devrim ve ayaklanma arasındaki farkı çarpıcı bir şekilde dile getirir. Çünkü ne zaman bir ayaklanma, bir isyan, devrim haline gelir, devrim adını alır, belli bir programa, bir ideale ve belirli somut bir geleceğe bağlanırsa işte o an isyan denetim altına alınmış, öngörülür kılınmış ve iktidar ilişkilerinin bir parçası haline gelmiş olur. İşte bu süreçte ayaklananlar, iktidar ilişkilerine bulaşmaktan kaçınanlar hep kaybetmiş, iktidarı reddetmenin bedelini genellikle hayatlarıyla ödemişlerdir. Devrimi yapanlar, iktidarı alanlar ise hep kazanan, hep katleden taraf olmuştur şüphesiz. 1917 öncesinde “tüm iktidar sovyetlere” diye haykıran ve halkı çara karşı isyana kışkırtan Lenin ve ekibi de, 1979’da halkı monarşiye karşı isyana çağıran Humeyni ve molları da ikiyüzlüdür. Zira onlar ayaklanmayı iktidara giden yolca ancak araçsal ve geçici bir an olarak görmektedirler. Ne var ki, esasta ayaklanmadan herkesten çok onlar korkmaktadırlar. Çardan veya şahtan kurtuldukları ve iktidarlarını tesis ettikleri anda, ayaklanmaları en şiddetle bastıran ve dünyanın en despotik rejimlerini kuranlar, bu sözde devrimlerin önderleri olmuşlardır. Çara karşı ayaklanmanın Sovyetler Birliği’ne dönüşmesi ve bu isyanın Rus Devrimi adını alması Ukrayna’da, Kronştad’ta iktidara kara bayrak açan onbinlerce anarşistin kıyıma uğramasına mal olmuştur. Keza İran İslam Cumhuriyeti de şaha karşı isyanda islamcılarla omuz omuza mücadele eden onbinlerce komünist-Fedai’nin kanları üzerinde kurulmuştur. Tüm bu baskı, tüm bu zulüm, ancak insanlığın uzun zamandır tanık olmadığı böylesi büyük bir isyandan duyulan korkuyla açıklanabilir Foucault’ya göre. Devrim de ayaklanmadan hep korkmuştur ve hala korkmaktadır. Foucault iki yüz yıldan beri tarihe egemen olan ‘devrim çağı’nın ayaklanma üzerindeki normalleştirici tahakkümünü şu cümlelerle gözler önüne sermektedir:

“Devrim kavramı zaman algılayışımızı örgütledi, umutları kutuplaştırdı. Rasyonel ve hakim olunabilir bir tarih ortamına ayaklanmayı alıştırmak için büyük çaba gösterdi: Ayaklanmaya meşruiyet verdi, iyi ve kötü biçimlerini sınıflandırdı, gelişimini ve yasalarını belirledi; önkoşullarını hedeflerini ve tamamlanma usullerini saptadı. Hatta devrimcilik mesleği bile tanımlandı. Ayaklanma böylece uzlaştırılırken, kendi hakikati içinde ortaya çıkarıldığı ve gerçek sınırına kadar götürüldüğü varsayıldı. Şaşırtıcı ve korkunç bir vaat…”


     Ve Foucault tam bu noktada Max Horkheimer tarafından ortaya atılan şu soruyu tekrar sorarak bizi devrim fikrine isyana çağırır:

“Peki şu devrim denen şey gerçekten bu kadar arzulanır bir şey mi?”


Anonim

25 Haziran 2010 Cuma

Küreselleşme ve Türkiye'nin Kültürel Ekonomisi: Aktörler, Söylemler ve Stratejiler

          Küreselleşme (diğer adıyla neoliberalizm) olgusu üzerine dünyada ve Türkiye'de akademik ve kamusal tartışmalar iki boyutta ilerlemektedir. Birinci tartışma, küreselleşmenin ne olduğu, neyi içerdiği gibi sorularla ilgilenir. Bu tartışmada farklı kutuplar yer almakla birlikte, küreselleşme özellikle 1980'li yıllardan itibaren (biraz daha geriye, 1960'lara dayandıranlar da söz konusudur) dünyada devletler, toplumlar, ekonomiler ve kültürler arası ilişkilerin genişlemesini, derinleşmesini ve hızlanmasını temsil eden bir süreç olarak tanımlanır. Dünyada artık herhangi bir yerdeki olay hızla bir başka yerde etki yaratabilmektedir. O yüzden de küreselleşmeden söz ederken süreçlerin derinleşmesine, yaygınlaşmasına ve hızlanmasına vurgu yapmaktayız. Bazı görüşlere göre, küreselleşme yeni bir şey değildir; kapitalizm zaten dünyada her zaman bir karşılıklı bağımlılık yaramaktadır. Bazı görüşler ise küreselleşmenin çok yeni bir olay olduğu, yeni bir küresel dünyada, küresel çağda, küresel toplumda yaşadığımız yönündedir.

          Küreselleşme olgusunu içeren ikinci boyuttaki tartışma yine tanımdan başlar. Küreselleşme bugün beraber yaşadığımız bir tarihsel süreçtir. Bu süreçte dünyadaki farklı bölgeler arasındaki ekonomik veya siyasal ilişkiler yaygınlaşmakta, derinleşmekte ve hızlanmaktadır. Bu tartışmada önemli olan, yaygınlaşma, derinleşme ve hızlanma sürecinin etkileridir. Küreselleşme, ekonomik, sosyolojik ve kültürel etkileri olan tarihsel bir süreçtir. Bu süreç içinde dikkat çeken unsur, artık eski yapıların yavaş yavaş önemini kaybettiği bir dönemin ortaya çıkmasıdır. Küreselleşmeyi etkileri temelinde düşünürsek, eskinin yok olduğu, fakat yerine yenisinin doğmadığı bir geçiş dönemi olarak tanımlayabiliriz. Bu geçiş döneminde ayırt edilmesi gereken nokta devletin değil ulus-devlet kavramının, ekonominin değil ulusal ekonominin ve kimlik değil ulusal kimlik anlayışının eski geçerliliklerini yitirmeleridir. Aynı zamanda, küreselleşme bu eski kavramların yerine geçecek kavramları üretmeyen, ama bu kavramları tekrar düşünmemiz ve yeniden yapılamamız gereken bir geçiş sürecine anlam vermektedir. Bugün, devleti, ekonomiyi ve kimliği küreselleşme süreçlerinin etkileri temelinde yeniden düşündüğümüz bir dönemde yaşıyoruz.

          1980'lerden başlayarak özellikle de 1990'lar Türkiye'sini ve bugünkü Türkiye'yi okuduğumuzda, ekonomik yapının yaygınlaşma, hızlanma ve derinleşme sürecine uyum sağladığını görüyoruz; artık içe dönük bir ekonomik yapıdan söz etmemekteyiz. Serbest pazar mantığındaki ekonomi, artık kendisini toplum içinde devlet-toplum ilişkilerinin düzenlenmesi bağlamında önemli hale getirmektedir ve ulusal bağlamda değil, bölgesel ve küresel bağlamda işlemektedir. Bu anlamda ekonomik yapının değişimi gerçekleşirken sadece ithal ikameci sanayiden ihraca dönük sanayileşmeye geçiş değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak 1980'lerde başlayıp 1990'larda daha ön plana çıkan, ekonomik yapının içindeki aktörlerin çoğullaşması da söz konusudur. Bu aktörler sadece ekonomik baskı grubu olarak hareket etmemekte, kendilerini "sivil toplum” olarak, siyasi vizyona katkıda bulunan aktörler olarak, ulusal kimliğin parçalanma, yıpranma sürecinde farklı bir kimlik arayışını, anlayışını gündeme getiren aktörler olarak da tanımlamaktadırlar. Ve bu aktörler düzeyinde ekonomiyle kültür artık iç içe girmektedir. Bu yüzden de bir taraftan ekonomide serbest pazarın derinleşmesi ve egemen ideoloji haline gelmesini, ihracata dönük ekonomik sanayileşmenin önemli ve egemen oluşunu görürken, diğer taraftan ekonomik yapının değiştiğini, farklı aktörler içermeye başladığını görmekteyiz.

          Türkiye'de bu farklı aktörlerden biri TÜSİAD'dır. 1980'lerden sonra ve özellikle 1990'larda TÜSİAD'ın hareket tarzına bakıldığında, sadece bir ekonomik baskı grubu olarak işlemediği, aynı zamanda kendini bir sivil toplum örgütü olarak da tanımladığı görülür. TÜSİAD'ın hareket tarzında ekonomik referanslarla birlikte siyasal referanslar, kimlik referansları da mevcuttur.1990'lı yıllarda bu yapının işleyiş tarzında, demokratikleşme çalışmalarında, devlet reformu çalışmalarında ülkenin geleceğini küreselleşmede gören ve küreselleşmeye pozitif bakan bir anlayışın hâkim olduğu görülür. Küreselleşme içinde yer almakta AB'ye geçiş süreci büyük önem taşıdığından, TÜSİAD kendini AB'nin en önemli destekçilerinden biri olarak görmekte, bu anlamda gerçekleştirdiği faaliyetlerde de ülkenin geleceğini bireysel hak ve özgürlüklerde gördüğünü vurgulamaktadır. Bu vurguda esas düşünce şudur: Türkiye'de bir etnik kimlik, yani Kürt sorunu vardır, ama bunun çözümü etnik kimlikte değil, devlet-toplum ilişkilerinin bireysel haklar temelinde düzenlenmesindedir. Eğer herkes bireysel haklar temelinde devletle ilişkiye girerse, bu anlamda Kürt sorunu temelinde Kürt vatandaşlar bireysel haklarına sahip olursa bu sorun çözülür. Aynı şekilde TÜSİAD'ın İslam'ın yükselişine bakışı da bireysel hak ve özgürlükler temelindedir. İslam kendisini seküler, laik yapıdan uzaklaştırdığı ölçüde tehlikeli olmaktadır. Fakat İslam'ı, Türkiye'nin çoğulcu yapısı içinde bir kimlik olarak benimsersek ve bu kimlik yapısı içinde İslami kesim kendisini bireysel hak ve özgürlüklere sahip bireyler ve vatandaşlar olarak düşünürse bu sorunlar potansiyel tehdit unsuru olmaktan çıkar. O yüzden de çözüm, bireysel hak ve özgürlüklerdedir. Cumhuriyet devlete, topluma karşı görevlere dayalı, bireysel hak ve özgürlükleri ikinci plana atan vatandaşlık rejiminde çok ciddi bir değişmeyi içerir. Türkiye'deki insanların bireysel hak ve özgürlüklerini korumaya dönük çalışmalarda bulunulması, ülkenin yapısının devlet-merkezci, organik yapıdan liberal bir yapıya dönüşmeye başlamasını sağlayacaktır. Bu liberal yapı devlet ve toplum arasında, AB'ye, küreselleşmeye dönük bir demokratikleşme sözleşmesine dayalıdır. Sonuçta 1971'de kurulduğu dönemden itibaren bir anlamda askeri darbeleri destekleyen TÜSİAD'da 1980'lerden sonra, özellikle 1990'larda çok ciddi bir söylem değişikliği olduğunu görüyoruz.

          1980'lerden sonra ortaya çıkan ve 1990'lardaki toplumsal dönüşümü temsil eden, tüm Anadolu'da yaygınlaşan MÜSİAD, TÜSİAD'a alternatif olarak İslami temelde ortaya çıkan, bağımsız sanayici ve işadamları tarafından kurulmuş ikinci önemli aktördür. TÜSİAD daha büyük burjuvaziyi, daha büyük ölçekli ekonomik aktörleri temsil ederken, MÜSİAD bugün KOBİ'ler dediğimiz orta ve küçük işletmeciliği desteklemektedir; üyelerinin % 90'a yakını orta ve küçük işletmelerdir. MÜSİAD ekonomik yaşamın küreselleşmeye uyum sağlama sürecinde Türkiye'de belki TÜSİAD'dan daha önemli bir aktör olarak yer almış, ekonomik yaşamdaki aktörlerin çoğullaşması ya da Türkiye'deki ekonominin dışa dönük hale gelmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. TÜSİAD'dan farklı olarak İslam ile ekonominin beraber gideceğini simgeleyen bu örgüt, Anadolu'da çok ciddi bir örgütlenmeye giderek küçük ve orta işletmeler arasında dayanışmaya ve güvene dayalı bir ağ kurmuştur. MÜSİAD bu hareketi yaparken ve İslam'ı bu anlamda ekonomiyle ilişkilendirirken, Güney Asya ekonomilerinin yaratmış olduğu büyük zenginliğe dayanan şöyle bir savı vardır: Serbest pazar hakikaten toplumların geleceğidir, beraber olmamız gereken ekonomik ve toplumsal hayatı düşünmemiz gereken temeldir, bu alanda bir sorunumuzun olmaması gerekir.

          TÜSİAD'ın yarattığı sorun, Batı modern toplumlarının ya da TÜSİAD'ın serbest pazara dayalı olmasından değil, serbest pazar ile bireyciliği beraber düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Bu ikisini beraber düşündüğünüzde bir ahlaki sorunla karşı karşıya kalırsınız; herkes kendini düşündüğü için, herkesin arasında bir toplumsal sözleşme kurmak mümkün olmamaktadır. MÜSİAD'ın en büyük açılımı, Türkiye'de serbest pazar ile dinsel ve geleneksel değerleri birleştirmenin çok daha önemli olduğunu, çok daha etkinli olduğunu vurgulamasıdır. Serbest pazara karşı olmayan ve bu anlamda kapitalist, burjuva, batılı, Max Weber'in Protestan etiğini kabul eden bir yapıya sahiptir; fakat bu serbest pazarı dinsel ve geleneksel değerlerle birleştirir. MÜSİAD ayrıca ikili bir yapıya sahip olan toplum vizyonu geliştirmiştir. Bunlardan biri, bugün çok net gördüğümüz, İslam'ın ya da dinsel değerlerin, geleneklerin insanları geriye götürücü, fakirleştirici olmadığı bilakis Türkiye örneğinde serbest pazarla birleştiğinde zenginleştirici olduğudur. Cumhuriyet rejimi içinde ve modern dünyada dine her zaman modern dünyanın, tarihin gerisinde kalmış ve toplumlar ilerledikçe önemi azalacak bir unsur olarak bakılır. Halbuki MÜSİAD mantığıyla tam da bunun tersine, İslami değerler zenginleşmeyi, merkezde olmayı, şehirleşmeyi, modernleşmeyi gösterir. Ve güven ve dayanışma mekanizmaları içinde zenginleşen bir İslam söz konusudur. Bugün AKP iktidarının toplumdan almış olduğu oyların yalnızca fakirlerden, dışlanmışlardan değil, aynı zamanda zenginleşen Anadolu'dan, İstanbul'dan gelmesinde MÜSİAD'ın orta ve küçük işletmeler arasında kurmuş olduğu bağın çok önemli bir yeri vardır.

          MÜSİAD'ın TÜSİAD'dan farklılaştığı bir diğer nokta, İslam'a dayalı, bireysel haklar değil bir üyelik temelinde toplumu örgütleyen anlayışıdır. Bu anlayış belli anlamda cemaatçilik, belli anlamda ekonomik örgütlenmedir. Bu doğrultuda bir ekonomik yapıya, bir işletmeye baktığınızda o işletmenin sahibi ile çalışanı arasında farklar olmakla birlikte her ikisi de o yapının üyeleridir. Bu da, topluma bireysel hak ve özgürlükler temelinde değil, ahlaki olarak, geleneksel ve dinsel temelde bakmayı beraberinde getirir. Bu anlayışın bir başka şekillenişi, işletmelerde çalışanların kendilerini o yapının üyesi olarak gördükçe bir işçi olarak hak talebinde bulunmamaları, o işletmede sendikalaşmanın, sendikal hakların ikinci plana atılmasına yol açar.

          Küreselleşme sürecinde olgunlaşan üçüncü ekonomik aktör, il ve bölge temelinde örgütlenmiş ticaret ve sanayi odalarıdır. SİAD olarak anılan bu yapıların güçlü olduğu yerler, bu dönemde ekonomik olarak hamle yapmış bölgelerdir. SİAD'lar var oldukları yerde belediyeyle, üniversiteyle ne kadar birlikte hareket etmişlerse o il o kadar güçlenmiş olur. Örneğin Çorum ve Yozgat'ı karşılaştırdığınızda iki ayrı şehir görürsünüz. "Üniversite istiyoruz, devlet bizi küreselleştirsin” diyen Yozgat'ın 70 km yukarısında Çorum'da "aile şirketleri temelinde biz nasıl şehrimizi geliştirebiliriz” anlayışı hakimdir. Devletin dışında bu illerde böyle bir örgütlenmeye gidilip aile şirketleri temelinde ne yapılabileceği anlayışının yaratılması bu tür illeri zenginleştirmiştir. Bunu yapmayan iller ise fakirleşip bu süreçten dışlanmaya başlamaktadırlar. Fakat ilginç bir şekilde, TÜSİAD'dan farklı, MÜSİAD'a biraz daha yakın sayabileceğimiz, gelişimi amaçlayan illerin hepsinde ekonomik aktör olmak aile şirketlerine ve geleneğe dayalı olduğundan, bireysel hak ve özgürlükler, liberalleşme gibi mantıklar yoktur. Önemli olan ili büyütmek, yerelin güçlendirilmesidir.

          1990'larda, yaşanan ekonomik ve kültürel değişime ayak uyduramayan bir siyasal yapı görülür. Zaten küreselleşmenin Türkiye'ye etkilerinin belirginleştiği nokta, 1990'lar içinde değişen ekonomik ve kültürel yapı ile siyasal yapı arasında büyük bir boşluğun ortaya çıkması, ekonomik değişime devlet yapısının, siyasal aktörlerin yanıt verememesidir. Toplum sivil toplumu, toplumsal talepleri ve diğer tarafta kimlik sorunlarını üretirken, değişimleri kontrol altına alamayan bu siyaset anlayışının tezahürü, "siyasal istikrarsızlık” dediğimiz olayın 1990'lara damgasını vurması olmuştur. Kimilerine göre bu durumun çözümü koalisyonlar oluşması, merkez sağı ve merkez solu birleştirmekti. Oysa önemli olan kültürel ve ekonomik yaşamdaki değişime nasıl yanıt verileceğiydi. RP'nin belediye seçimlerini kazanmasından bugün AKP'nin tek başına iktidar olmasına gelen süreçte, yani kimlik temelli partilerin yükselmesi sürecinde merkez sağ ve sol partilerin birleşmesinin çözüm olmadığı aşikârken sürekli olarak koalisyonlara vurgu yapılması, önemli kriz olaylarından biriydi.

          Bir diğer kriz, modernleşme tarihi içinde saflığı, ulaşamadığımız yüceliğiyle "devlet ana” veya otoriter, bizi yöneten "devlet baba” gibi kavramlarla düşündüğümüz devletin tamamen yolsuzluklarla sarılı bir yapıya bürünmüş olduğunu görmemizdi. Devlet ana/baba figürü toplumla ilişkisinde meşruiyetini kaybetmiş bir mekanizmaya dönüşmüştü. İkincisi, sürekli olarak devletle siyasetin çatıştığı bir alan vardı ve siyaset hiçbir zaman topluma dönük olmuyordu. 2000'lere girildiğinde Türkiye'de küreselleşme denen tarihsel bir süreç olduğu ve bunun etkilerine ayak uyduracak bir siyasal yapı olmadığı, ekonominin ve kültürün küreselleştiği, fakat ekonominin tamamen refleks şekilde kendi içine kapandığı, krize girdiği bir durum hâkimdi.

          19 Şubat 2001'de Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşadığı en büyük ekonomik krizin gerçekleşmesinin çok büyük ve ciddi sonuçları oldu. Ülkede işsizlik oranlarının ne kadar büyük olduğu, yoksulluk ve eşitsizliğin ne boyutlarda olduğu görüldü. Kriz bir anlamda makroekonomik denge dediğimiz şeyin çöküşüydü. Diğer taraftan bunu küreselleşmenin ülkedeki etkileri bakımında okursak, 2001 krizi toplumsal sorunlara çözüm bulamayan bir siyasal anlayışın yarattığı "yönetebilirlik” kriziydi. Bu dönem, Türkiye'de yeni bir ekonomik hayatın başlamasına yol açtı.

          2000'den bugüne geldiğimiz noktada iki önemli süreç yaşandı. Biri, 11 Eylül'le başlayan ve dünyanın yeniden yapılanmasını getiren savaş dönemidir. Amerika'nın tek başına (İngiltere ile birlikte) Ortadoğu'yu yeniden yapılandırdığı süreçte Türkiye çok önemli bir aktör haline gelmeye başladı. Buna paralel olarak AB ile ilişkiler de derinleşmeye başladı ve istikrarın temelinin devlet-toplum ilişkilerinin demokratik temelde düzenlenmesi olduğu anlaşıldı. 11 Eylül sonrasında, Müslüman ağırlıklı bir nüfusa sahip bir ülkenin demokratik ve laik olması önemli bir unsur haline geldi ve Türkiye demokrasiyle tanışırken aynı zamanda bunun kendisine çok faydası olacağını gördü. 3 Kasım seçimlerinde AKP'nin birinci, CHP'nin ikinci parti olması, ülkede yaşanan değişim içinde belli şeylerin yapılması gerektiğini simgeliyordu.

          Bugün artık devletin topluma dönük, toplumla bağlarını kuran, etkin ve verimli bir yapı haline gelmesi; serbest pazarın düzenleyici olması ve 1990'larda tamamen göz ardı edilen gelir dağılımı, tanınma ve siyasete katılıma dayalı sosyal adalet sorununun çözülmesi gereklidir.


Fuat Keyman

21 Haziran 2010 Pazartesi

İlkelcilik Üzerine Sıkça Sorulan Sorular

1. Çoğu şey şimdi daha iyi olmalı, fakat uygarlıktan önce yaşam daha sıkıcı, insanlıktan uzak ve kısa değil miydi?

     Bütün delillere göre değil. Yiyecek, barınak ve yakıt çok boldu, ve bu ihtiyaçları karşılamaktan başka çalışma yoktu. Ve eğer gerçekten yapmaktan hoşlandığın bir şey çalışma mıdır? Meyveleri toplamak fabrikada çalışmakla aynı şey değildir. Ne bir geyiğe sezdirmeden yaklaşmak, ne de bir kulübe yapmak veya biraz mantar bulmak. Vahşi insan için yaşam çalışma ve boş vakit olarak bölünmemiştir. Her şey kendi uygunluğunda eğlencelidir, yapılırken memnun edicidir. Medeni olmayan tarz, küçük, sıkı örülü, göçebe gruplar içersinde orman mahsullerinin toplanması ve avlanmasını gerektirir. Liderler, devletler, piramitler yoktur. Bireyler, orman yaşamına adapte olmaları için milyonlarca yıl evrildikleri şekilde insanın doğal çevresi içinde hayatta kalmak için pek çok yeteneğe sahiptir.

Onların yaşam tarzı akışkandır, ve yüksüz olarak toprak üzerinde seyahat ederler. Bu sebeple, güç yapılarına, yiyeceğin stok edilmesine, hiyerarşilere ve toprağı eken toplulukların diğer
özelliklerine ihtiyaçları yoktur. 


2. Yanomamo’lar hakkında televizyonda bir program gördüm ve korkunç insanlardı. Tamamen toplayıcı-avcıları idealize etmiyorsun değil mi?

     Yanomano’lar çiftçilerdi – ormanda tahrip edilerek açılmış alanlarda muz, plantain ve mısır yetiştirdiler, ve açık alanları yaktılar. Bahçecilik yiyeceklerinin %85’ini sağlıyordu. Onlar toplayıcı-avcı göçebeler değildi, onlar yerleşik çiftçilerdi. İnsanlar genelde kabile insanlarının farklı tipleriyle ilgili çok az anlayışa sahip olmaya yönelmişlerdir ve hepsini birlikte, ilkel veya yerli olarak tek bir gruba koyarlar. Fakat, kuş tüyü, G-string ve parlak kırmızı vücut boyası olan herkes, göçebe toplayıcı değildir. 


3. Fakat toplayıcı-avcılar içersinde dahi kabile şiddetinin olduğunu inkar etmiyorsun? 

     Evet, biraz şiddet var - şimdi ve tekrardan kabileler arası kavga - fakat nadiren herhangi biri ölüyor veya ciddi bir şekilde yaralanıyor, ve tüm maksat komşulara zarar vermektense bir miktar şiddeti dışarı vermek gibi gözüküyor. Ve asla komşularının toprağını almazlar, asla saldırmazlar, işgal etmezler ve yok etmezler. Diğer tüm kabileleri kendileri gibi aynı olmaları için zorlamazlar. 


4. Pekala, tamam, toplayıcı-avcı olarak mutlu olabilirdik, fakat bu çok uzun zaman önceydi ve geri gidemeyiz, geriye dönemeyiz, dönebilir miyiz? 


     Bazı Kızılderili Şeflerinin dediği gibi, “Eğer bir şeyi kaybedersek, onu bulmak için geri gideriz.” Çok azı şimdi kaybolduğumuzu inkar edeceklerdir. Öyleyse, uygarlıktan önce milyonlarca yıl boyunca neyin çalıştığına ve neyin dünyada bir çok yerdeki uygar olmayan insanlar için hala işe yaramakta olduğuna bakmak mantıklı olur. Bu insanlar bugün buradalar, öyleyse bu yaşam sadece geçmişteki bir şey değil, burada, hemen şimdi yaşanmış olan bir yaşam. Bunu başka bir yoldan düşünelim. 

     Eğer atletler öğrenmek isterlerse, toplayıcı-avcılara bakarlar: 

"İnsanın fiziksel aktivite şablonunun modeli spor salonları, atletik alanlar, veya uygulamalı fizyoloji salonlarında değil, evrimsel tecrübelerin çok uzun süreçleri üzerinde faaliyet gösteren doğal seleksiyon tarafından saptandı. Bu yazı, evrimin çağdaş insan performansı için potansiyelini nasıl
belirlediğini açıklar,.." Cordain, L., Gotshall, R.W., Eaton, S.B. Evolutionary aspects of exercise (Egzersizin Evrimsel Görüşleri). World Rev Nutr Diet 1997.

     Eğer beslenme uzmanları öğrenmek isterlerse, toplayıcı-avcılara bakarlar: Aşağıdaki bölüm, Paleolitik yiyecek grupları üzerinde temellenmiş çağdaş beslenme tarzının besinsel özelliklerini araştıran bir çalışmanın özetinden alıntıdır: 

"Evrimci biyologlar arasında, tüm türler gibi insanların, atalarının içinde bulundukları şartlara – bu, atalarının hayatta kaldıkları çevreye ve bu sebeple genetik yapılışlarını uygun bir duruma getirmiş çevre - genetik olarak adapte oldukları konusunda büyüyen bir farkında olma durumu var. Aynı zamanda, 10,000 yıl önce tarım ve hayvan çiftçiliğinin başlangıcı ile başlamış olan içersinde bulundukları şartlardaki (örneğin, günlük besinlerde ve diğer yaşam tarzı durumlarında) önce bulunmuş değişimler, insan genomunun düzenlenmesi için evrimsel zaman ölçeği üzerinde çok güncel olarak meydana geldi. Çağdaş insan beslenme tarzı ve genetik olarak belirlenmiş fizyolojimiz arasındaki uyumsuzluğun sonucu olarak, uygarlığın sanki davet edilmiş hastalıklarının çoğu meydana
çıktı." The Nutritional Characteristics of a Contemporary Diet Based Upon Paleolithic Food Groups Loren Cordain, PhD - Department of Health and Exercise Science, Colorado State University.

İçinde olduğumuz karışıklıktan nasıl kurtulabileceğimizi öğrenmek istiyorsak, toplayıcı-avcılara bakabiliriz. Bu, ilkelciliktir. Büyük programlar yok, herkesin kabul etmesi gereken koyulmuş planlar yok, herhangi birisinin okuması gereken kitaplar yok. Yalnızca insanlara delillere bakmasını sormak – toplayıcı avcıların gerçek, yaşayan delilleri – ve neler öğrenebileceğimizi  görmek.


5. Tamamen toplayıcı-avcıları idealize ediyorsun – bebek ölüm oranları farklı bir resim gösteriyor – bebeklerinin o yaşlarda ölmesini mi istiyorsun? 

     Bir kültürün sağlık belirtisi olarak sadece bebek ölüm oranını almak çok sınırlayıcıdır. İlkel insanlar hasta çocuklarının doğumda ölmelerine izin verirler. Bazı makinelerde yıllarca beyinlerin canlı kalması yerine bebeklerini sıvılar ile saklamazlar (Bu özel doğuştan gelen anormallik Amerika’da her bin doğumdan ikisinde meydana gelir). Uygar insan kimin yaşayacağına ve öleceğine karar verir. İlkel insan, Yaşamın/Doğanın karar vermesine izin verir. Kim bu kadar fazla düzensizlik yarattı? Kim dünyayı aşırı kalabalıklaştırdı? Kim ormanları yok etti, suyu kirletti, bütün petrolü çekti? Gerçekten burada cahil olanlar kimler? Tanrılar gibi davranan, ve yok olmanın kıyısına bizi getirenler? Veya tanrılar olmadıklarını bilen ve sağlıklı evlerinde özgürce yaşayanlar?

     Bu küçük ölüm oranlarını bir kenara koyalım ve ilkel insanların genel sağlıklarına bakalım, uzun ve dolu dolu yaşayan güçlü, sağlıklı bir insan görürüz. Uygarlığın rahatsızlıklarının hiçbirini (kanser, kalp hastalıkları, mafsal iltihabı) yaşamazlar ve hastalandıkları zaman, etraflarında özgürce yetişen bitkileri ve diğer iyileşme tekniklerini kullanarak çabucak iyileşirler. Bunlar çeşitli kıtalar üzerinde insanlardı – uygarlık ile çok az veya hiçbir kontağı olmayan insanlardı. İlkel insan, uygar ve evcilleşmiş insandan daha mutlu, daha sağlıklı ve daha dolu dolu yaşar. Bunu destekleyen çokça
antropolojik yazılar mevcuttur. Örneğin : “Orman İnsanları”, Colin Turnbull ve “İlksel Bolluk Toplumu”, Marshall Sahlins. Açıkça bilgileri gizlendiği yerden bulup çıkarmak çaba ve zaman alır, ilkel yaşamın uygar önyargılar ile meylettirildiği gibi. Fakat ilkel hayatla karşılaştırılmış uygar yaşamın yoksulluğu ve sağlıksızlığı hakkında şaşırtıcı gerçekleri gösterir.


6. Bu uygar olmayan, ilkel yaşayan insanların neden hiçbiri kalmadı, herkes uygarlığı nasıl kucakladı?

     Pek fazla yok, ama hala dünya üzerinde vahşi kalmış arazilerde uygar olmayan insanların milyonlarcası var. Fakat asimile edilmek için sürekli bir baskı altındalar, yağma ve talan etmek için arzulu madenciler, petrol şirketleri, kerestecilerce topraklarının tecavüze uğratıldığı üzere. Uygarlığın faaliyetleri, bu insaları ölüm acısı altında değişmeleri için zorlamaktadır. İlkel insanların değişimleri, misyonerlerin çocuklarını kaçırması, misyoner okullarına zorlanmaları, animist dinlerinin pratiğinin
yasaklanması, ormanların kesilmesi, yiyecek ve enerji kaynaklarının yok edilmesi, vb. baskıları içermektedir. Uygar olmayan insanların merhametsiz değiştirilme metotları çok iyi belgelenmiştir. Hatta papa, misyonerlerin Avustralya'da çocukların çalınması ve tevkif merkezlerinde insanları hapsetmeleri için özür dilemiştir. Uygar insanların ilkel insanlara nasıl davrandıklarının cevabı, bilmek isteyenler için mevcuttur. Evine ve ailene karşı yapılan hırçın, iğrenç saldırılardan hayatta kalmak için nasıl tepki vereceğini hayal edebilir misin? Eminim ki, çok fazla zaman geçmeden haça ve çapaya elini uzatmayacaksın bile. Hatta asimilasyon başladıktan sonra, süreç acı verici ve şiddetlidir. Bir kere kültürleri misyonerler tarafından yok edildiğinde boşluk, alkolizm, Hıristiyanlık, duygusuzluk ve kitle medyası ile dolduruldu. Hayatta kalmamış veya bunun gibi bir dünyada hayatta kalmak istemeyen ilkel insanlar hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Belki de köle yaşamını, yaşamaya değer olarak görmediler. 


7. Pekala şimdi, bizler bu çağdayız, toplayıcı-avcılar gibi tekrardan yaşamaya başlayamayız – milyarlarca insan toplayıcılık ve avcılık yapamaz, öyleyese koca nüfusun gelişimini desteklemek için çiftçiliğe ve uygarlığa ihtiyacımız yok mu?

     Şiddetli nüfus azalması gönüllü olarak isteyelim ya da istemeyelim olacaktır. Belli nedenler için bunların hepsini gönüllü ve tedricen yapmamız daha iyidir, eğer yapmazsak, insan nüfusu her halükarda kesilecektir. Dünya sadece belli miktarda yaşam formlarını destekleyebilir. Eğer belli bir tür içersinde çok yüksek miktarda artış varsa, gezegen kendi geri savaşır ve dengeyi kurar. Yaşam dünya için çok önemli bir şeydir, yaşamın herhangi belli bir formu için değil. Gezegen tarafından desteklenen çok fazla insan var ve bununla ilgili olarak bir şey yapmazsak, gezegen yapacak. Zaten görüyoruz… belalar, kıtlıklar, deniz baskınları… er geç bu çığ gibi artacak, değiştirmeye başlayana kadar. Diğer yaşam formları gibi bizler de biyolojinin aynı kanunlarının tesiri altındayız ve eğer dünyayı diğer yaşam formlarının bebeklerine zarar veren insan bebekleri ile doldurmayı sürdürürsek, birgün hiç kimsenin bebeği için bir gelecek olmayacak.


8. Doğanın kanunları? Ne hakkında konuşuyorsun sen? İnsanlar olarak bizler seçim ve özgür iradeye sahibiz, doğa kanunlarının etkisi altında değiliz.

     Önemli olduklarını düşünmesen de, doğa kanunları vardır. İzole edilmiş varlığın, karşılıklı yardımlaşma, yaşamın ağı gibi budala şeyler konusunda tasalanmaman gerektiğini söylese bile, bununla beraber hepsi oradalar. Doğanın kanunları. Veya Tolstoy’un açıklamasıyla, “Doğa kanunları ile ilgilenmeyebilirsiniz, fakat doğanın kanunları elbette sizinle ilgileniyor.” Eğer bütün petrolü kullanır, bütün gezegeni kazarsak, nehirleri zehirlersek, ormanları çöle çevirirsek ve yaşamın hepsini “genetik kölemiz ve mutantımız” yaparsak, akibetimizi anlayacağız. Bizler, ne yer, ne içer, ne soluyorsak oyuz. Eğer yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz her şeyi yok edersek sonra çok büyük bir karışıklık içersine gireriz.

     Bu özellikle memnuniyet verici bir düşünce değildir. Evimiz, gezegenimiz üzerindeki eylemlerimizin akibeti hakkında düşünce, beni çoşkunca bir neşe ile zıplatmıyor. Fakat içinde olduğumuz bu karışık durum ile yüzleşmeliyiz ve yaşam ağına bağlı olduğumuzu, doğanın parçası olduğumuzu, ve yaşamın geri kalanına neler yaptığımızı, kendimize neler yaptığımızı kabul etmeliyiz. (bizim dışımızdaki yaşama ve kendi kendimize ne yaptığımızı) Hayatı yokettiğimizi – kendimizi yok ettiğimizi anlamak için.


9. Öyleyse, kitlesel açlık ve sosyal çöküş görmek istiyorsun?

     Zaten kitlesel açlık ve sosyal çöküş var. Her gün açlıktan ölen milyonlarca insan var ve toplumumuz tamamen çökmüş durumda. Doğası gereği baskı ve hiyeraşi içeren bir şeyi onarmaktan öte, onu tamamen alt üst etmeliyiz ve çalışan bir şeyler bulmalıyız.

“Çalışma” dediğimde, ormansızlaştırmaya, toprak yüzeyi erozyonuna, sellere, kıtlıklara, eşitsizliğe, hiyerarşiye, zehirlenmiş su, besin ve havaya, ve evimizin tamamen yıkımına yol açmayan bir şeyi kastediyorum. Sürdürülebilir bir şeyi kastediyorum (ve organik tarım sürdürülebilir değil – aşağıdaki çiftçilik bölümüne bakınız). Toplayıcı-avcı yaşam tarzı sürdürülebilirdir. İnsan tarihinin büyük bir parçasında çalışmıştı ve son zamanlarda çiftçiliğe ve uygarlığa başladık. Ayrıca dünyadaki uygar olmayan insalar için hala işliyor, fakat elbette uygarlık onları bozabilecek her şeyi yapıyor, öyleki uygarlığa daha fazla alternatif ve ilham yok.


10. Çıkarına kullanmak ve kontrol etmek yine de insanlık hali değil mi? 

      Uygarlık içersinde yetişmiş insanlar için, beyin yıkama işlemlerine maruz kalmış (okul, kolej, TV, vs.) dünyaki tüm yaşamın insanlar için kontrol altına alınması onlar için doğal gözükür. Onlar insan
üstünlüğüne inanmak için eğitildiler. Bu bakış açısının kibirliliği ve ahmaklığı, gülünç güç oyunları ile kafası meşgul edilmiş ve akıl kontrolüne, nükleer güce, vs. baş vurmadan hayatlarını yaşamaktan mutlu olan bu kültürlere aşikardır.

     Elbette diğer herkesin haksızca davrandığını düşündüğün bir yerde yetişmek, bunun normal olduğunu, deli gibi davranmak için normal bir yol olduğunu düşünmeni sağlayacaktır. Fakat gerçekten bu yaşamak için delice bir yoldur! Bütün dinler çeşitli benzer fikirlere/dogmalara sahiptir –
bunlardan biri insanların dünyayı yönetmek için tanrıdan bir emire sahip olduğudur. Bunu düşündüğünde garip bir fikirdir çünkü neden insan bu göreve sahip olmalıdır? Örnek olarak, onları bir çiçekten daha iyi yapan nedir? Bir çiçek insandan farklı bir güce ve enerjiye sahiptir, fakat insanlardan daha az enerjiye ve güce sahip olduğunu düşünen sadece insanlardır.


11. Öyleyse insan öldürmenin bir çiçeği öldürmek ile aynı şey olduğunu düşünüyorsun?

     Çoğu insan, insanlar ve doğanın geri kalanı arasında seçime indirgen yaptığını düşünür gözükürler. Gerçekten bizler yaşamın ağının geri kalanından ayrılmaz olmamıza rağmen; ağın bir parçası yok olduğunda, herkesin düşünüş tarzını etkiler. İnsanları soludukları havadan, içtikleri sudan, yedikleri yiyecekten ayıramazsın. Dağlardaki mahsüllerin üzerine saçılmış bir zehir nehirlerin içine akacak ve akıntı yönünde içme suyuna akacaktır. Rusyadaki nükleer reaktör patlaması yirmi yıl sonra Gallerdeki toprağı ekilemez yapar.

     Uygar propagandacılar, insanların dünya üzerindeki yaşamın geri kalanından ayrı olduğu inancını yaratmaktan hoşlanır, fakat kendi gözlerimiz ile bunun mümkün olmadığını görebiliriz. Bir insanın yaşamı içinden çıkılmaz suretle çiçeklerin yaşamına bağlanmıştır. Ve çiçekler her hangi bir insan gibi önemli derecede yaşama hakkına sahiptir, herhangi bir yaşam formunun yaşam hakkına sahip olduğu kadar. Bir sivirisinek veya mantar gibi pekala yaşam hakkına sahibiz.

     Ben dindar değilim, fakat hala insanın sivrisinekten bilinç üstünlüğüne sahip olduğunu düşünüyorum. Bütün uygar insanlar kalplerinde dindardır. Şimdi şu dini fikirler bazı gruplar içersinde pek moda değiller, gizlenmiş, derinlere saklanmışlardır. Dini fikirler kültürümüzün hala birer parçasıdır. İnsanın diğer yaşam formlarından üstün olduğu fikri, çoğu uygar insanı rahatsız eden yaygın ve derinlere tutturulmuş dini bir fikirdir. Bu, altı milyarın üzerinde insan yaşam formu ve daha az kurt, ayı ve hemen hemen diğer yaşam formlarının bulunduğu şimdiki duruma götürür. İnsan olmayan yaşam formları hergün yok edilmektedir, kitlesel açlığa, evlerinin yok edilmesine, zehirli yaşam tarzlarımızdan zehirlenmeye maruz kalmaktadırlar. Gezegen ızdırap, acı ve zevk ve sefa dolu yıkımla doludur. Şimdi kaynama noktasına ulaşıyor ve insanlar nesillerinin tükenmesi yolunda bir sonraki tür. Bunu değiştirmek için yollar aramaya başlayacağımızı düşünebilirsin. Doğa ile, uygar olmayan kendi doğamız ile uyum içinde yaşamaya başlamak. Hey, tüm bunlar mistik, anlaşılması güç büyü ve ayinler gibi geliyor. İlkelcilik bana dinin özellikle çirkin bir şekli olarak gözüküyor.
Gerçekte ilkelcilik, bütün dinlerden program sürücüleri, özgürlükten nefret eden kampanyalar olarak sakınır. Din, bizler yaşamın mevcut deneyimlerinden ayrıldığımız zaman doğan özellikle uygar bir huydur ve onlara ritüel ve anlaşılması güç büyü veya ayin ile vekalet etmeye başladı. Din her zaman
durumun kazancını ilerletti ve insanları kendi bireyselliklerini bazı yekpare güç yapılarına bırakmaya zorladı.

     Fakat yok etmek insan doğasındadır – Amerika’ya geldiklerinde neler olduğuna bir bak. İnsanlar geldiğinde, bir neslin kitlesel tükenişi meydan geldi. İnsanlar en az 35 bin yıldır Amerika’dalar. Kitlesel soy kırım 17-15 bin ve 13-11 bin önce yer aldı. 27 bin yıl önceki taş aletler Alaska’da bulundu ve 21 bin ve 25 bin yıl önceki insan kalıntıları ve eserleri Güney Amerika’da bulundu.

"Amerika insan yerleşimi üzerine çok makul sonuç, yerleşimin en az 35 bin yıl önce başladığıdır, fakat daha sonraki tarihlerde göç dalgalarını da kapsamış olması da olasıdır. " - "İnsan Evrimi" ; Roger Lewin.

     Dünyanın her yerinde meydana gelmiş kitlesel nesil tükenmesi, kitlesel sellerin, depremlerin, volkanizmanın, gelgite bağlı dalgalanmalar ve süratli bir şekilde gerçekleşmiş Buzul Çağı yok oluşu tarafından meydana gelmiş fenomenlerin sonucuydu. Bunun mükemmel tarifi, Graham Hancocks’un "Tanrıların Parmak İzleri" kitabında bulunabilir. İnsanların gelişi, kitlesel nesil tükenişi ile aynı zamanda meydana gelmedi – Buzul Çağı yok oluşu bunu yaptı. Yaklaşık 17 bin yıl önce, “Tazewell Yükselimi” maksimumdaydı. Daha sonra erimeye başladı, birden bire ve çarpıcı olarak, iki bin yıldan daha az sürede milyonlarca mil buzullardan arındı. Bu hızlı buzlu kalkması kitlesel nesil tükenişi ile rastlaşmaktadır. İnsanlar doğalarından yıkıcıdır argümanı tamamen bunu göstermez. Yıkıcı olanlar uygar insanlardır insan doğası değil, ve eğer yapmaya karar verirsek kendimizi/şeylerimizi değiştirebiliriz.


12. Şeylerin değişmek zorunda olduğuna katılıyorum, fakat onu tamamen fırlatıp atmadan uygarlığa ıslahlar yapamaz mıyız?

     Uygarlığa sahip olup, hiyerarşiye, köleliğe ve baskıya sahip olmamanın yolu yoktur. Hatta, şimdi sahip olduğumuz uygarlıktan daha küçük ölçekli eski uygarlıklar hiyerarşi ve kölelik üzerine kurulmuşlardı.


13. Eğer zorlanmasalardı, insanların piramitler veya Newgrange (Yaklaşık olarak İÖ 3200 yılında inşa edilmiş, Newgrange’daki Eski Çağa ait Koridor Mezar) gibi projelerde tüm gün köle gibi çalışacaklarını düşünür müsün?

     Ve uygarlığın var olduğu tüm yerler egemenlik altına alındı ve kısa süre içinde tüketildi. Bu yerlerin yok edildiğini fark ederek, Plato Yunanistandaki tüm ağaçların kesilmesine karşı önceden haber verdi, İncil şimdi çöl olan yerlerde ormanlardan bahseder, büyük Lübnan Selvisi yok edildi, İspanyadaki Romalıların iri sulama projeleri çölleşmelere yol açtı, Kuzey Afrika Mısırlılar tarafından yok edildi, Meksikadaki uygarlıklar Meksika çöllerine sebebiyet verdiler, ormanlar yok edildikten sonra Avrupadaki çok sayıdaki kıtlıklar, Afikanın çoğunun büyük bir kısmı peşin para ile satın alınan mahsullerce bu yüzyıl yok edildi – yıkımın katoloğu devam eder ve devam ediyor. İnsanın toplayıcılık ve avcılığın sürdürülebilir yollarını bırakıp onun yerine tarıma dönmesiyle her saniye devam etmektedir.

     Doğal olarak yıkıcı olan herhangi bir şeyi ıslah etmenin tamamiyle hiçbir anlamı yoktur. Yok etmek ve genişlemek uygarlığın doğasıdır. Yaşama hiçbir saygı yoktur, öyleyse düşünce olmadan hepsini çabucak yer. İnsafsızca, mesuliyetini düşünmeden hareket eder. Bir bağımlı gibi, düşkünlüğünü tatmin etmek için her şeyi yapacak. Bu kölemsi alışkanlığı tepmekten daha azı yapacaktır. Hayatta kalmamız ona bağlı.


14. Pekala, eğer organik, küçük ölçekli tarıma geçseydik, ekolojik felaketi önleyebilir miydik?

     Yukarıda da belirtildiği gibi, organik, makinalaştırılmamış tarım dahi sürdürülebilir değildir. Toprak madenciliğinin bu fenomoni hakkında daha fazla görmek için: "Toprağın üst tabakası ve Uygarlık " Amish (Jacop Amman’ın takipçileri olan ve başlıca 18. yy’da Amerika’ya yerleşmiş, Mennonite’nin katı mezhebine bağlı kişiler) hiçbir makine yada kimyasal kullanmadı ve şimdiye kadar toprağın üst kısmı 250 yılda yarı yarıya azaldı! Neredeyse Avrupa ormanlarının hepsi Orta Çağlarda – organik, makinalaştırılmamış tarım ile yok edildi. Yerküre, çiftçiliğin uygulandığı/uygulanmakta olduğu yerlerin örnekleri ile karmakarışık edildi. Çinin, Güney ve Kuzey Amerika’nın, Mısır’ın, İspanya’nın, İtalya’nın, Yunanistan’ın, Kıbrıs’ın, Hindistan’ın, Afrika’nın, Avrupa’nın ve Rusya’nın bir zamanlar orman, şimdi çölleştirilmiş veya temizlenmiş alanları. Kolombiya, Kuzey Amerika’daki toprak erozyonun 14 yıl boyunca tetkik ölçüleri aşağıdaki değerleri bulup meydana çıkardı:

Mısır arazilerindeki yıllık ortalama erozyon miktarı 19.7 ton, buğday arazilerindeki 10.1 ton ve sıra ile farklı ekinler ekilen (mısır, buğday, pamuk) arazilerde 2.7 ton. Mahsullerin sırayla ekilmesi erozyonun miktarını düşürüyorsa da, onu durdurmuyor. ("Erozyon Kontrolüyle İlişkideki Ekin Ekme Sistemleri" (Cropping Systems in relation to Erosion Control); M. F. Miller, Misouri Zirai Deneysel İstasyonu, 1936.)

Çin uygarlığının beşiği, endüstrileşmemiş, düşük seviyeli devamlı tarım için iyi bir örnektir:

"Toprak erozyonu, daha sonra şimdiki gibi, toprak yorgunluğunu takip etti. Kuzey-doğu bölgesindeki Çin uygarlığının eski evi, savaşın herhangi modern motorlarından çok daha yıkıcı güçlerce izleri bırakılmış koca bir meydan savaşını andırır." - "Dünyanın Tecavüzü (The Rape of the Earth)"; G.V.
Jacks ve R.O. Whyte, 1939

     Eğer düşük bir nüfus ve çok geniş alan varsa, ormanda bir alan harap edilerek ve yakılarak veya swidden (Endonezya’nın bazı bölgelerinde hala uygulanan, tahrip etme ve yakma tarımı. Ormanın dalgalı bir şekilde açıklık hale getirilmesi ve uzun nadas süreleri ile kısa toprağı işleme sürelerinin bulunduğu tarım sistemi) tarım sürdürülebilir olabilir. Harap etme ve yakma, “swidden” tarımdır. Kulağa pek yıkıcı gelmiyor, fakat ismi “swidden” olarak değiştirmek onun yıkıcılığını değiştirmez. Bütün tarımlar toprağı tüketirler, mineralsizleştirirler, yapısını değiştirirler, hatta toprak erozyonuna yol açarlar.

"Örneğin, Ulusal Sağlık Enstitüleri’nden Dr. Arthur Sorenson tarafından Yeni Gine Güney önünün güncel çalışması, bölgenin, Merkezi Alanların 400 milkaresinden fazla ilksel orman habitatlarında büyük ölçekli geri alınamaz hasar verildiğini gösterir. Bakire ormanların içersinde derinlerde yerleşme hareketinin ardından, Sık Kunai çimi terk edilmiş bahçe yeri ve ufak köy mevkilerinin yerini almıştır. Ormanın genel bozuşması, bahçeciliğin yıllarca sürdüğü bölgelerde gözükebilmektedir." - Marvin Harris, "Cows, Pigs, Wars, and Witches", Vintage Books, New York, 1989 (Orijinal olarak 1974’te basıldı).

     Tarımın yaklaşık 10 bin yıl boyunca sürmesini sağlamayı idare ettik (insan tarihinin ufacık kısmı), fakat onu daha fazla yapamayacağımıza dair izler var. Hemen hemen petrolü, gazı, ormanları, temiz suyu, topraktaki mineralleri, vs. bitirdik. Öyleyse daha uzun süre devam edemeyecek gibi. Bütün duyduğum “Sonumuz Geldi”. Bu ne çeşit bir kötümser bakış açısıdır..! Uygarlığımızın sonu geldi. Bizim gelmek zorunda değil. İnsanlar ve uygarlık ister istemez birlikte gitmek zorunda değiller – gerçekte var oluşumuzun çoğunda birlikte yol almadılar. İlkelciler insalara oturup kıyamet gününü beklemelerini teşvik etmiyor – onlar bunun hakkında bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Fakat mevcut sistemle ilgili şeyleri yapıyoruz. X grubundayız, x aktivitesini yapıyoruz, x mektuplarını yazıyoruz, x binalarını işgal ediyoruz, vs. problem kendileri için bizim geri kalanımızı köle yapan elit bir azınlık tarafından yaratıldı ve bir kere bu sistem yıkıldığında ve yerine x sistemi geldiğinde, her şey iyi olacaktır. İşleri daha iyi yapmak için uygarlığı başından defedip kurtulmak zorunda değilsin.


15. Kesin olarak işçilerin kendi kölelik araçlarını sahiplenmeleri şeyleri nasıl değiştirecek? Anarşistlerce sahiplenilmiş fabrikalar doğanın kanunlarına nasıl ihanet edecek ve ham maddeyi, elektiriği, vs. nasıl türetecek? Kesinlikle bu işçici ütopya nasıl çalışacak? 

     6 milyar işçi etrafta araba kullanıyor, bulaşık makinesi alıyor, dünyanın tüm madenini çıkarıyorlar, sanki yarın yokmuş gibi. Ve, böyle geçinip gittiğimizde herhangi bir yarın olmayacak!! Bu geçmişteki uygarlıklar ve günümüze ulaşan bizim uygarlığımızda doğru olabilir, fakat hiç durmadan gelişiyoruz ve bir gün bütün ana problemlerin icabına bakacağız. Şimdi gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların çoğu askeri araştırmalardır. Öyleyse bu insanların sahip olacağı görüş açılarının türünü tahmin edebilirsin. Bütün teknolojimiz zararlıdır – hatta görünüşe bakılırsa “yeşil” teknoloji madenciliğe, madeni işlemeye, üretim fabrikalarına, vs. ihtiyaç duyar. Hala, şımarık veletler gibi, hepsi için hakkımız olduğunda diretiyoruz. "O benim! Onu istiyorum! Benim!"


16. Bu bilim karşıtı saçmalıkları daha önce duymuştum. İlkelciliğin bilim ile tam olarak problemi nedir?

     İlkelcilerin bilim karşıtı oldukları gibi bir mit var. Başka birisi hakkında konuşamam, fakat benim kişisel görüşüm, bilime baş vurduğumuz yolda çok büyük bir problem var ve haddi zatında bilim ile bir problem değil. Bilimi uyguladığımız yolumuz, onu diğer bütün konulardan izole etmeyi gerektirir ve onun gerçeklerini kavramak için yalnızca bizim nedenlerimizi kullanır. Her ne kadar, bazı bilim insanlarının bütün sanatlar ile (maji, simya, şiir sanatı ve hekimlik gibi) tecrübeli olduğu Avrupa’da
hermetic gelenek varsa, genel değişim saf bilimi ayırmaktadır. Bilim insanları laboratuarları içersinde kilitli hale geldiler, üzerlerinde çalışıyor oldukları her türlü, belirli şeyler üzerine zar zor odaklanmışlardır. Ahlakiyat bu insanlar ile dahi gösterilmez. Atom bombaları yapabilirler veya hayvanları klonlayabilirler veya HAARP projeleri yapabilirler ve hala geceleri rahat uyuyabilirler. Bilim yaşamdan koparılmıştır, varoluşumuzu oluşturan diğer her şeyden. Bilimimiz nedenin üstünlüğü üzerine temellenmiştir, bilimsel sanılan sezgi veya bilginin diğer çeşitleri üzerine değil. Bilmenin diğer yolları “isterik”, “mantıksız” ve “batıl” olarak etiketlendirilmiştir. Neden aslında pek de iyi çalışmayan bizlerin bir parçasıdır – çok mantıklı yaratıklar değiliz, daha çok duygusal, sezgi ile anlaşılan varlıklarız. Gerçekleri idrak etmek için sadece nedeni kullanarak kendimizi gereksizce daraltıyoruz. İçine açılmanın dışında evreni kuşatmayı deniyoruz. Onu hissedin. Bizim bilimimiz, içine edilmiş, güce aç dünya görüşümüzün bir ürünüdür. F. David Peat’ın "Blackfoot Physics" kitabında; bir beyaz Amerikalı bilim insanı Yerli Amerikalılarla çalışmaya gider. Onların biliminin herhangi bir batı bilimindan çok daha karmaşık olduğunu anlar, sadece şimdiki ileri kuatum fiziğinde neler olduğuyla karşılaştırılabilir. Batı biliminin dar ve kontrol merkezli olduğunu bulur, oysaki yerli bilimi hikayelerden, şarkıdan, ahlaktan, tabiattan, yaşam tarzından, vs.den ayrılmaz. Bu sebepten bilimi yaşamlarını uyum ve denge içersinde yaşamak adına yardım etmek için kullanırlar, Arapları bombalamak yada bilgisayarlar yapmak için değil. Bizimkisi gibi bir dünya görüşü ile, bilimimizin ürettiği her şey tehlikeli olacaktır. Ana problemlerimiz için teknolojik çözümler ümit etmek, balta kullanan bir manyaktan baltasını alarak ona bir silahı nasıl kullanacağını göstermektir! Problemlerimiz bilimimizce, dünya görüşümüzce, yaratıldı, bundan dolayı şeyler daha iyi olmadan önce bunu değiştirmeliyiz. Zaten biyo-bilgisayarlar ve güneş enerjisi geliştirmiştik – bu teknolojiler uygarlığı devam ettirmek için kullanılabilir. Ayrıca, Japonya’da yoğurt kültürleri üzerinden bilgisayarlar yapıyorlar.

     Bu, sadece silikonun gezegendeki en bol kimyasallardan biri olduğu için kum üzerinden bilgisayarlar yapabilirsiniz gibi bir şey! Bütün imal tekniği onu uygarlığa bağlı yapan şeydir. Her hangi bir şey üzerinden bir transistorün nasıl yapılacağına dair milyonlarca teori bulunmaktadır. Ve elbette bu transistörlerden birini çalışır yapmak için düzenlenen binlerce deneme. Herhangi kullanımda yer alan bir transistör, fiziksel olarak küçük ve ekonomik güç tüketimine sahip olduğu kadar, dayanıklı ve emniyetli olmalıdır. İlaveten, mikroişlemciler gibi elektronik devrelerde kullanılacak bu transistörler, mikroskopik olarak küçük ve üretimlerinin hızlı ve ucuz olması için büyüme süreçlerinin bazı ağ türleriyle üretilmiş olabilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı aktif kimyasallar ve/ya biyolojik işlemler, eğer biri silikon-teknolojiye alternatif düşünmeye başladığında akla gelecek en son şeydir. Elektrik anahtarı olarak kullanılmış biyokimyasal işlemler doğal olarak kaotik, kararsız, önceden bilinemez, kontrol edilemez, gürültücü, ışıktan, ısıdan, titreşimden, kirlenmeden, ve sayısız elektromanyetik ışıma türevlerinden engellemeye maruzdur. Japonların bu "süt"le alakası olan bakteriyel transistörleri, belki de binanın yarısını ve tüm gerekli aletler için kilowat'larca enerji gerektiren milyar dolarlık laboratuarlarda bir kaç saniyeliğine muhafaza edilmiştir. Ve gerçek şuki, bakterinin canlı tutulması için sürekli olarak özel maddelerle beslenmek zorunda oluşu ilk sırada tüm şeyi tamamen uygulanamaz yapar - ve herhalükarda bakteri, çevresel koşulların ve zamanın değişimi ile bile belli belirsiz değişecektir, böyle bir ayarlama ile herhangi bir tutarlılığı reddedecektir. Teknolojinin telli-fantezi yaratıcı öneren kimseleri asla böyle fikirlerin nasıl mümkün veya pratikte nasıl uygulanabilir olabileceklerini zihinlerinde tartmazlar. Onlar, tekno dünyalarına "kurtarıcı" olarak duydukları herhangi yeni teoriye sadece inanırlar. Süthane bilgisayarlar sadece bir örnek - hidrojen yakıt hücreleri diğer bir örnek veya bir dev güneş panelinin dünyaya güç sağlayabilirdi iddası. Alternatif enerji ve alternatif ürünler fikri, onların hepsinin uygarlığın varoluşuna bağlı olduğudur. Bütün bu ümitsizlik işinde her şeye çare bulmakla gerçekten yanlış olan
şey, ne olursa olsun uygarlığı kurtarma tavrıdır.


17. Yüksek teknolojinin küresel sistemleri bize gizem, esaret ve zehirler getirmişti - bütün bunları bilirken neden herşeyin devam etmesini sağlamak isteriz? 

     Uygarlık yüksek teknolojinin küresel bir sistemi olmak zorunda değil – yerine küçük ölçekli, sürdürülebilir topluluklara sahip olabiliriz. Ve bu topluluklar istedikleri her şeyi nasıl yapacaklar. Arzuladıkları tüm uygar şeyleri. Sadece bilgisayarları değil – fakat kaşık veya kürek gibi şeylere ne demeli? Metalleri, alaşımları ve bileşikleri düşünün – maden çıkarma, tasfiye etme, işleme veya onlar için gerekli bu malzemeleri ve enerjiyi – ve onlar için malzemeler ve enerji girdileri ile tüm ilgili teknolojileri. Kimyasallar, plastikler, bakır teller, yalıtım, hassas yarıiletkenkenler, kapasitörler, hassas kristaller, tüm test ve ölçüm ekipmanları ve bunlar için ayar ekipmanları, vs.


18. Eski geri dönüşümlü şeyleri kullanabilir miydik?

     Hepsi tekrardan endüstriyel sistemin tamamını eksiksiz gerekli bulan geri dönüşümü toplamayı, taşımayı, depolamayı, yeniden işlemden geçirmeyi, yeniden çalışmayı, tamiratı vs. gerektirir. Fakat plastik, örneğin, günümüzde tabii şekilde geleneksel süthaneler kullanarak yaratılabilinir. Böylelikle zararlı olmayan bir teknolojiye sahip olabiliriz. Biyolojik olarak türemiş polimerler (biyo-plastikler), alternatif “yeşil” ürünlerin en kötü örneğidir! Uygulamaların %99.99’unda normal plastikler için doğrudan yerine kullanılamazlar. Çünkü yaklaşık milyonlarca farklı tipte plastik vardır ve çünkü onların her birinin özel bir amacı vardır ve diğer bir tip ile bu şekilde değiştirilemezler. Halen beklentilere uyan başka kandırmaca örnekler vardır. Elbette zamanla bunun hepsi birine uçaklar yapmak hakkındaki diğer “mucize” teorilerinin bazılarını okumuş olduğuna işaret edilmektedir. Teknolojiye inanış gerçekten aşırı derecede şaşırtıyor. Ve sorgulanması gereken bu inançtır. Fakat teknoloji hakkına sahibiz. Belirli standatlarda yaşama hakkımız var. Bir zamanlar biri şöyle demişti: “Benim yumruğumu sallama “hakkı”m, senin burnunun başladığı yerde biter”. Teknoloji ve çiftçilik sürdürülebilir olmadığı ve doğası gereği yok edici olduğundan, var olmak için haklara sahip değiller. “Haklar” fikri ebeveynlerinden yardım için bakınan bir çocuk, kralına bakan bir serf, efendisine bakan bir köle gibidir. Eğer özgürsek, her hangi birinden haklarımızı talep etmemize gerek yoktur – en azından sadece para kazanmakla ve iktidarını yaymakla ilgili olan birleşik bir devletten. Şu anda sıcak duş ve bilgisayar oyunları hakkımız, dünyanın yok edilmesine ve sömürülmesine bağlıdır. Biblolarımız, şu an madenlerin ve petrol alanlarının olduğu yerlerde yaşamaya çalışmış sayısız yerlinin kanları ile ıslaktır. Hangi hak, dünyayı yok etmeliyiz çünkü kendimiz ve doğa ile uyumlu bir şekilde yaşıyamıyoruz anlamına gelir?


19. Pekala, doğa ile uyum içinde yaşamak her zaman çok iyidir, fakat bu yerlilerin Shakespeare’ı yok, yoksa var mı?

     Sorudan “Bu cahil medeniyet görmemişlerin uygarların sahip olduğu gibi sanat/fikri eser/bilinçleri yok” diye tercüme ediliyor. Bu görüş tamamen uygar olmayan insanların yaşamlarının eksik anlaşılması üzerinde temellenir. Yabanıl insan için, sanat tüketilen bir şey değildir. Eğlence değildir. Dünyayı anlamanın, önemli mesajları aktarmanın bir yoludur. Karışık olarak planlanmış çiçekte güzelliği görebilmektir. Veya kayalara çarpan dalgalardaki müziği duymak. Veya tepede uçan kaz sürüsünde, uzaklarda kayboldukları gibi birbirlerini çağırışlarında… Çok sayıda, çeşitli, şaşırtıcı yerlerdeki güzelliği deneyimleyebildiğinde, kimin sanata ihtiyacı vardır? Duvara saplanmış bir tablo ölü bir şekilde asılı durur. Kaydedilmiş bir eser aynı müziği tekrar ve tekrar monoton bir makamla okur. Herhangi bir yolda değişmeyen, dönüşmeyen, şaşırtmayan tahmin edilebilir deneyimler.. Shakespeare bunların hepsinden sonra öldü. Dünyası kısır, tek boyutlu, entelektüel bir dünya. Yabanıl, bir ziyafette bulunduktan sonra ağırbaşlı yemekli bir partiye gidiyor. Benim adamımla aşk yaptıktan sonra vibratör kullanıyor. Taze böğürtlenlerden atıştırdıktan sonra, donmuş, mikrodalga akşam yemeğini yiyor. Sanatı bölmelere ayırdığımız yol, uygarlığın diğer semptomudur, dünya görüşümüzün diğer sonucu. Eğer onun hakkında düşünmeye başlar ve etrafına bakarsan, bu kutsal ineklerin bir çoğunun çürümüş leşler olduğunu göreceksin. Onların birkaçını burada tanımlamayı denedim, fakat kendin dışında düşünmeye başlamak gerçekten sana kalmış. Bozukluğa, çürüyen ete bakmak acı verir. Fakat özgürlük, bilgi olmadan, gerçekten görme olmadan imkansızdır. Her şeyi sorgula. Uygarlık hakkında konuşmuş olduğun her şeyi. Ve büyük, pohpohlanmış, kan damlayan yalandan bahsetmiş olduğunu göreceksin.


20. İlkelcilik çocuksu bir yaşamın çocuksu görüşüdür, yetiştin bir bakış açısından eksiktir, ciddi olarak algılayacağımızı nasıl umabilirsin? 

     İlkel çocuktan daha üstün olan babacı uygar yetişkin. Yağmalamaya, sömürüye ve köleleştirmeye bir özür olarak kendi cahil çocuksu vesaretleri doğrultusunda yetişkin sorumluluklarını kullanan Muhafazakarlar ile çok benzer bir fikir. Böyle medeni ırkçı tutumlar pek fazla değişmedi. Misyonerler, çalışma, zaman ve din gibi sorumlulukları çocuksu ilkellere öğretme vazifelerinden bahsettiler. İlkel insanın şimdiye kadar yapmış olduğu herhangi bir şey çocuksu olarak yargılandı, çünkü misyonerler, çalışmama ahlakı, “burada ve şimdi yaşamak” ve “var olan her şey yaşar” gibi değerleri saymayan tamamen farklı bir dünya görüşünden geliyorlardı. Farklı dünya görüşleri hoştur, ayrı tutulan her yerdeki misyonerler ve uygar temsilciler hiçbir zaman diğer dünya görüşlerini bırakmazlar. Onlar, dünya görüşlerini zorla dine dönüştürdüler ve yok ettiler, yağma ve talan ettiler. Hepsi elbette çocuklarının idarelerinin en iyisi için!

     O şekilde ifade etmedim! Benim söylemek istediğim, ilkelcilik bize herhangi bir eylem programı vermiyor – çözümlerde eksiği var. İlkelcilik bir kurtuluş programı vermez. Bir din değildir. Hatta bir
program da değildir.

"Daha fazla programa ihtiyacımız yok, yeni bakış açılarına ihtiyacımız var." Daniel Quinn, "B’nin Hikayesi"

     İlkelci bir kitapta “devrimi nasıl kazanabilirsin” konulu ayrıntılar bulmayı ümit etme. Bu öyle bir şey değil. Hepimiz kendi bakış açılarımızı, bu karmaşanın dışında yollarımızı ortaya atmalıyız. Bu kolektif örgüte ihtiyaç duymaz - aksine – hepbirlikte düşünmek için, arkadaşlık ve uyumluluk içersinde olmaya ihtiyacımız var. Fakat ilkelcilik sana kolay bir cevap vermeyecek, veya belki de hiçbir suretle uzun bir zaman için her hangi bir cevap. Ve belki de bu “Sıkça Sorulan Sorular” gibi şeyler zaman kaybı çünkü insanlar “programlar” ve “eylem günleri” ve organize edilmiş aktiviteler arıyorlar. Yaptıklar ve düşündükleriyle konuşulmak istiyorlar. İçinde bulunduğumuz durumun dehşeti oldukça karşı konulamaz ve en kolay şey onu inkar etmek, o kadar kötü olmadığı iddiasında bulunmak. Toplu hafıza kaybı, kültürümüzü, kendisine ve tüm yaşama acı veren travmanın dehşetini cesaretle karşılamasını durdurmak için bir aygıttır. SSS’lardan ve kitaplardan daha çok, kendi sesimizde yürümeye ve sessizliğe ve günlere, ve insan olmayanların seslerini dinlemeye haftalara ihtiyacımız var. Makul tartışmalardan çok daha fazla bu şeylere ihtiyacımız var çünkü sadece kendimizi/dünyayı tekrar sevmeyi öğrendiğimiz bu hislerimiz ile bağlandığımızdadır. Ve değişimin geleceği bu aşktandır. Bu ilkelciliğin diğer anlamıdır. İlk hislerimiz, yabanıllığımız, bunlarsız boş bir kabuğuz. Kendimizi iyileştirdiğimizde ve kendimizi yeniden vahşileştirdiğimizde değişimi göreceğiz. Değişim olacağız.


Çeviri: Elfun