20 Mayıs 2018 Pazar

Georges Méliès

Georges Méliès

Fransız illüzyonist ve Sinemanın gelişmesinde öncülük etmiş Fransız film yapımcısı, yönetmendir. Georges Melies, 08 Aralık 1861 tarihinde Paris, Fransa’da ayakkabıcılık yapan Jean-Louis Stanislas Méliès ve Johannah-Catherine Schuering çiftinin oğlu olarak doğmuştur. Tam adı Marie Georges Jean Méliès’dir. O doğduğunda babası 46 yaşındaydı. 10 yaşındayken hayatını değiştiren bir deneyim yaşadı. Harry Houdini’nin ismini aldığı büyük Fransız iluzyonist Robert Houdin’i sahnede izledi.

Artık hayattaki tek amacı “Sihirbaz” olmaktı. Paris’de Ecole des Beaux Arts (Güzel Sanatlar Akademisi)’de okudu. 23 yaşında, 1884 yılında dil öğrenmek için gittiği Londra’da kariyerine bir illüzyonist olarak başladı. Georges Melies, Paris’e dönüşünde sihirbazlık yapmaya başladı. Aynı zamanda La Griffe adlı yayın organına, adının harflerinden türettiği Geo Smile takma adıyla karikatürler çiziyordu. Babasının emekli olup işini bırakmasından sonra bir süre ağabeyiyle birlikte aile işini yönetti. 1888’de, o sırada satışa çıkarılan Robert-Houdin Tiyatrosu’nu alabilmek için, kendi işlerindeki payını ağabeyine devretti.

Yeniden açtığı bu tiyatro salonunda sihirbazlık gösterilerinin yanı sıra, sinemanın ilkel bir biçimi olan “Büyülü Fener” gösterilerine de yer verdi. Kendisi de ailesiyle birlikte hemen tiyatronun yanındaki apartmana yerleşti. Tiyatroyu tamamen mekanik hale getirdi. 1888’de La Stroubaika Persane isimli oyunla perdelerini açan tiyatro içeri giren herkesin şaşkınlıktan dilini yutacak gösterilerle karşıladı. Melies, kendi sihir dünyasını yapmıştı. İş hayatına Paris’te Theâtre Robert-Houdin’de sihirbaz olarak devam ederken 28 Aralık 1895 tarihinde Lumiere Kardeşler’in bazı filmlerini gördükten sonra filmci olmaya karar verdi.

Lumiere Kardeşler’in 1895’te sinematografı icat etmeleri ve geliştirmeleri üzerine filmleri kaydedebilen, düzenleyebilen ve yansıtabilen bu cihaz büyük ilgi görür ve kardeşler ilk ücretli film gösterimini 28 Aralık 1895’te Paris’te bir kafede gerçekleştirir. Bir trenin istasyona yaklaşmasını konu alan ilk gösterim meşhur bir tepkimeyle son bulur. İnsanların korkarak salondan çıkmak istemesinin ardından geriye kalan 10 kısa metraj filmle gösterime devam edilir. Méliès’de bu gösterimleri izleyenler arasındadır ve kelimenin tam anlamıyla büyülenmiştir.

Cihazı satın almak istese de Lumière kardeşler buna izin vermez ve Méliès pes etmeyip benzer bir aygıtı İngiliz mucit ve sinemacı Robert William Paul’dan Theatrograph’ı satın aldı. 04 Nisan 1896’da kendi salonunda film gösterileri düzenlemeye başladı. Georges Melies, “Star Film Company” adlı şirketi 1896’da film üretimine başladı. Thomas Edison’dan aldığı sinema filmi gösteriminde kullanılan ilk aygıt olan kinetoskopla geniş kitlelere ulaşan Méliès, hiç durmadan çektiği filmlerden kazanmış olduğu parayla çok geçmeden 1897 yılında Paris dışında, Montreal’de kendi stüdyosunu kurdu.

Georges Melies’in Lumière kardeşlerden en büyük farkı, filmlerinde teknikten daha fazlasını kullanıp hikaye anlatıyor olmasıdır. Londra’da tam zamanlı tiyatrocu olarak çalıştığı dönemde öğrendiği hileler üzerine kafa yorarak sinemada öykü dönemini başlatır ve farkında olmadan zaman ve mekan uzamı yapmıştır. Böylece sinemanın kendine ait zaman ve alan oluşturduğunu fark edip kullanan ilk kişi Georges Méliès olmuştur. Bulduğu ilk teknik olan stop trick’le Paris’te Theâtre Robert-Houdin’de bir kadının hızla ortadan kayboluşunu filme çeken Méliès, kadını iskelete dönüştürdüğü bu sinema hilesiyle fantastik bir dünyanın kapılarını aralamıştır.

Nesnelerin kaybolması veya dönüşmesiyle birlikte zaman ve mekânı manipüle eden bu olayı keşfeden Méliès’in özel efektlerin atası olduğunu söylemek yanlış olmaz. İlk film gösterimini 04 Nisan 1896’da gerçekleştiren ve 1896 ile 1912 yılları arasında yüzlerce film üreten Georges Melies, 1902 yılında Londra, Barselona ve Berlin’de ; 1903 yılında ise New York’ta dağıtım büroları kurarak Lumiere Kardeşler’i neredeyse saf dışı bıraktı. Ancak ; 1908 yılında geçiş döneminde sinema filmleri farklı tür bir eğlence sunmaya yönelince Georges Méliès’nin popülaritesi de azalmaya başladı.

Sinemadan uzaklaşarak stüdyosunu sahne gösterilerine açtı, kendisi de, 1923’te iflas edene değin sahneye çıktı ve komedyenlik yaptı. 1925 yılında eski oyuncularından Jeanne d’Alcy ile evlendi ve eşiyle birlikte bir oyuncakçı dükkânı açtı. 1920’lerin sonunda sinema çevrelerince yeniden keşfedildiyse de, yaşamının geri kalan bölümünü kendisine ayrılan bir evde, unutulmuş olarak geçirdi. En nihayetinde 1923 yılında iflas eden Georges Méliès’in ilk göz ağrısı Tiyatro Robert-Houdin yıkılır. Hayatının geri kalanını Fransız’lardan aldığı Onur Lejyonu sayesinde kira vermek zorunda kalmadığı bir dairede geçiren Méliès, bu maddi jestten başka hiç bir saygı görmez.

Son günlerini görkemli şöhret hayatını mumla aratan bir değersizlikle mücadele ederek geçirir. Sessiz filmlere rağbet olmayan dönemde piyasadaki tüm kopyaları toplayıp arşiv haline getirerek bir nevi ilk sinematek’i de kurmuş olan Méliès, sinematografın icadından bir yıl sonra başlayarak hayatını kaybettiği 1938 yılına kadar kısa ve uzun metrajlı 552 filmde emek harcadı. Son filmlerinden “Kuzey Kutbunun Keşfi” yenilenen pazarda rağbet görmeyince sinirlenen Méliès, filmlerinin bir kısmını yakar. Bir kısmını parasızlıktan hammadde olarak toptancıya satan Méliès’in bir çok filmi de ordu tarafından el konularak askerlerin çizmelerine topuk yapılmak üzere eritilir.

Özetle, sinemada devrim yapmış bir yapımcının sadece 140 filmi günümüze ulaşabilmiştir. Bunlardan en önemlisi, ilk bilimkurgu ve ilk roman uyarlaması olan La Voyage dans la lune (1902) Aya Seyahat filmidir. 1899 yılında yaptığı ve yanlışlıklar sonucu casuslukla suçlanan Alfred Dreyfus’un hikayesinin anlatıldığı “L’Affaire Dreyfus” tarihte sinema yüzünden çıkan ilk politik anlaşmazlıkları ortaya döktü. Alfred Dreyfus’un musevi olması ve o dönemde bu hassas konuya dokunulmuş olması sokaklarda kavgalara neden oldu. Film fransız hükümeti tarafından yasaklandı ve 1950’ye kadar ortaya çıkmadı. 1901 yılında yazar Charles Perrault klasiği Mavi Sakal’ı filme çekti.

Aya saplanan top mermisi imgesi bugünde sinema tarihinin en bilinen görüntülerinden birini oluşturur. Her karesi ile kült film haline gelen Aya Yolculuk, buna rağmen Melies’in en sevdiği filmi değildir. Film, sinema tarihi açısından bambaşka bir ilki de oluşturur. Bazı dağıtımcılar Melies’in filmini izin almadan ve para vermeden çoğaltırlar. Böylece Le Voyage Dans La Lune korsanı yapılan ilk film olarak tarihe geçer. Georges Melies, 21 Ocak 1938 tarihinde Paris, Fransa’da 77 yaşında ölmüştür.

Ustadan Bir Kısa Film

 

13 Şubat 2018 Salı

Latin-Amerika Gençliğine

İçinizden farklı politik eğilimlere sahip birçok kişi, dün sordukları gibi, yarın soracakları gibi, bugün de soruyorlar Küba devrimi nedir? İdeolojisi nasıldır? Hemen ardından da dostun-düşmanın bu durumda sorduğu şu soru gelir: "Küba devrimi, komünist bir devrim midir?" Kimisi umutla evet diye cevap verir, ya da komünizm yolu üzerinde ilerlediğini söyler, kimisi belki biraz düşkırıklığı içinde evet diye düşünür, daha başkaları yine düşkırıklığıyla "hayır" der, bazıları da umutlu, "hayır" diye düşünür. Bu devrimin komünist olup olmadığı bana sorulsaydı, komünistliğin ne olduğunu iyice belirledikten sonra, herşeyi birbirine karıştıran emperyalizmden ve sömürgeci güçlerden gelen suçlamaları da bir yana bırakarak, bu devrimin marksist olduğunu - dikkat ederseniz marksist, diyorum - çünkü kendi yöntemleriyle Marx’ın gösterdiği yolu bulduğunu söylerdim. 


Sovyetler Birliği'nin seçkin kişiliklerinden, öteden beri marksist olan Başbakan Yardımcısı Mikoyan, daha geçenlerde, Küba Devrimi’nin sonsuza kadar varolması dileğinde bulunurken, bunun, Marx’ın önceden göremediği bir tarihi olay olduğunu kabul ediyor, hayatın, en bilimsel kitaptan, en derin düşünürden daha çok şey öğrettiğini belirtiyordu. Küba devrimi, sloganlarla uğraşmaksızın, kimin ne söylediğini öğrenmeye çabalamaksızın, Küba halkının isteklerini her an gözönüne alarak ilerledi ve birdenbire, halka mutluluk getirdiğini (ya da bu mutluluğu gerçekleştirmek üzere olduğunu) ayrıca, dost-düşman herkesin meraklı bakışlarının, tüm kıtanın umut dolu, tekel krallarınınsa öfke dolu bakışlarının adanın üzerine çevrildiğini farketti. 


Bütün bunlar, bugünden yarına gerçekleştirilebilecek şeyler değildir. İzin verirseniz, size, güncel devrimci düşüncenin nasıl doğduğu konusunda dinamik bir düşünce kazandıracak ve benzeri koşullarda başka halklara fayda sağlayacak olan kendi deneyiminden sözedeyim. Gerçekte bugünkü Küba devrimi, zaferden sonra bile, dünkü Küba devrimine benzemez. Dibi su alan bir gemiyle Sierra Maestra’ya varmak için Meksika Körfezi’nin tehlikeli bölgelerini aşmak üzere denize açılan, seksen iki gençle bugünkü Küba’nın temsilcileri arasındaki uzaklık yıllarla ölçülemez, en azından, yirmi dört saatlik günlerle, altmış dakikalık saatlerle hesaplanamaz. Küba Hükümeti’nin bütün üyeleri, yaş bakımından da, karakter bakımından da, coşku bakımından da gençtiler, ama deneyimin olağanüstü üniversitesinde, ve halkla, onun ihtiyaçları ve özlemleriyle kurdukları canlı bağlar sayesinde olgunlaşmışlardı. Hepimiz de, günün birinde Küba topraklarının herhangi bir parçasına varmayı, bağırışlar ve kahramanca eylemler, ölümler ve gösteriler arasında iktidarı almayı, diktatör Batista’yı yurttan kovmayı istemiştik. Tüm dünyanın en büyük sömürgeci gücünün desteğindeki katiller ordusunca desteklenen bir hükümeti yenmenin hiç de kolay olmadığını tarih bize öğretti.


Böylece, tüm görüşlerimiz yavaş yavaş değişti. Biz, kent çocukları, köylüye, onun bağımsızlık isteğine ve dürüstlüğüne saygı duymayı öğrendik; yüzyıllardan beridir elinden koparılıp alınan toprağına duyduğu özlemi haklı bulmayı, dağların binlerce patikasında dolaşarak edindiği deneyimine değer vermeyi öğrendik. Köylüler de bizden, elinde tüfek tutan ve yanında kaç tane tüfekli adam bulunursa bulunsun, birinin üzerine ateş etmeye hazır bir adamın değerini öğrendiler.


Köylüler bize bilgeliklerini öğrettiler, bizse onlara isyancılığımızı öğrettik. O gün bu gündür, Küba köylüleriyle Küba Direniş Güçleri, bugün Küba Devrimci Hükümeti’nin de beraberliğinde, yekvücut olmuşlardır.


Devrim gelişti, diktatörlüğe bağlı birlikleri Sierra Maestra’nın dik yamaçlarından püskürttük. Sonra yeni Küba gerçeğiyle karşı karşıya geldik: Tarım işçisinin olsun, sanayi emekçisinin olsun, işçinin, emekçinin de bize öğreteceği birşeyler vardı, biz de ona, belirli bir anda isabetli bir atışın, en güçlü ve en olumlu barışçı gösterilerden daha güçlü ve daha olumlu olduğunu öğrettik. Örgütlenmenin değerini öğrendik ve isyanın değerini öğrettik; bu birleşmeden, tüm Küba toprakları üzerinde örgütlü ayaklanma doğdu.


Aradan çok zaman geçmişti, artık kimisi savaşçı, kimisi sivil halktan suçsuz insanlar olan pek çok şehit zafer yolunu belirliyordu. Emperyalist güçler, Sierra Maestra tepelerinde bulunanların yalnızca bir eşkıya grubu, yalnızca iktidara geçmek isteyen bir takım hırslı kimseler olmadığını anlamaya başladılar. Bombalarını, mermilerini, uçaklarını, tanklarını diktatörlüğe cömertçe verip bu öncüyle son bir kez yeniden Sierra Maestra’ya tırmanmayı denediler.


Zaman geçmiş ve Direniş Güçlerimizin yürüyüş kolları Küba’nın başka yerlerini işgal etmeye gitmişti. "Frank Pais" adını taşıyan İkinci Doğu Cephesi, Komutan Raul Castro’nun komutanlığı altında oluşmuştu bile. Tüm bu avantajlara, kamuoyu karşısında sahip olduğumuz güce ve tüm dünya basınında, dış haberler sayfalarında bize ayrılan sütunlara karşın rejimin onbin asker görevlendirdiği, her çeşit ölüm aracını devreye soktuğu son saldırıya karşı koymak için Küba devriminin yalnız ve yalnız ikiyüz tüfeği vardı, ikiyüz kişi değil de, ikiyüz tüfek. Bu ikiyüz tüfeğin herbirinin öyküsü, özveriyle ve kanla yazılmış birer destandır, çünkü bu silahların herbiri, emperyalizmin tüfekleriyken şehitlerimizin kanı ve inancıyla onurlandırılmış, halkın silahlarına dönüştürülmüştü. Ordunun "kuşatma ve yoketme" adını verdiği büyük saldırının son aşaması işte böyle başladı.


Tüm Latin Amerika kıtasının öğrencileri, burada marksizmi uyguluyorsak nedeni budur, marksizmi burada keşfetmemizdir. Askeri birlikler geri çekildiğinde, onlara binlerce kayıp, bizim toplam savaşçı güçlerimizin beş katı kadar kayıp verdirttikten, altıyüzden fazla silah ele geçirdikten sonra, elimize, rastlantı eseri olarak, Mao Tse-tung’un küçük bir broşürü geçti... Çin’deki devrimci savaşın stratejik sorunlarını inceleyen bu küçük broşürde, diktatör Çan Kay-şek’in halk güçlerine karşı buradaki gibi "kuşatma ve yoketme" diye adlandırdığı saldırısı anlatılıyordu. Dünyanın iki ucundaki iki diktatörün saldırı harekâtlarına verdikleri adlar aynı olmakla kalmıyor, halk güçlerini yoketmeyi denemek için bu iki diktatörün giriştiği saldırıların biçimi bile birbirine benziyordu. Halk güçlerine gelince, gerilla savaşı strateji ve taktiklerini anlatan el kitaplarını okumadıkları halde, dünyanın öbür ucunda öngörülen yöntemleri benimsemişlerdi. Gerçekten de, bir deneyim ortaya atıldığında, bundan kim olursa olsun herkes yararlanabilir, fakat daha önce yaşanmış olan deneyim zorunlu olarak bilinmeden de tekrarına başka yerde rastlanabilir.


Çinli savaş birliklerinin, ülkelerinde yirmi yıl boyunca sürdürdükleri mücadelenin kazandırdığı tüm deneyimi bilmiyorduk, ama burada, ülkemizde, düşmanımızı tanıyor ve kullanmasını bilen için çok değerli olan, insanın omuzları üzerinde taşıdığı bir şeyden faydalanıyorduk: Kısacası, düşmanımızı yenmek için kafamızı kullanıyorduk. Böylelikle bozguna uğrattık düşmanı.


Sonra, batıya doğru yürüyüş başladı. Haberleşme bağlantıları kesildi, ardından da diktatörlüğün kimsenin beklemediği anda, büyük bir gürültüyle çöküşü geldi. Arkasından da 1 Ocak. Ve devrim, bir kez daha, okuduklarını hatırına getirmeksizin, ne yapması gerektiğini halkın ağzından öğrendi: Herşeyden önce suçluların cezalandırılması kararlaştırıldı ve cezalandırıldılar.


Sömürgeci güçler derhal bu cezalandırma eylemlerini cinayet diye nitelendirip, emperyalistlerin her zaman yaptığı gibi bölücülük tohumları ekmeye çalıştılar. "Burada cinayet işleyen, katil komünistler vardı, oysa ki Fidel Castro adındaki suçsuz yurtseverin bu olaylarla hiçbir ilgisi yoktu, o kurtarılmalıydı." Sahte bahane ve kanıtlarla, aynı dava uğruna mücadele etmiş insanları bölmeye çabalıyorlardı. Bir süre bunu başardıklarına inandılar. Ama, günün birinde, reform yasasının akıllı uslu hükümet danışmanlarının önerdiği biçimden çok daha ciddi, çok daha köklü olduğunu farkettiler. Söz açılmışken, bu danışmanların, Diario de La Marina’daki Pepin Rivero ve Prensa Libre’deki Medrano’nun, bugün Miami’de, ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin bir başka köşesinde yaşadığını belirtelim. Hatta hükümetimin başında "Bu tür işlerde ılımlı hareket etmek gerekir” diyerek, çok ılımlı davranmayı öneren bir başbakan bile vardı. 


"Ilımlılık" da sömürgecilik ajanlarının kullanmayı sevdiği kelimelerden biridir. Korkanlar ya da herhangi bir biçimde ihanet etmeyi düşünenler hep ılımlıdır. Halk ise, kesinlikle, hiçbir zaman ılımlı değildir.


Bu baylar, kırsal bölgelerde, üzerinde yabani otlar yetişen toprakların köylülere dağıtılmasını, köylülerin bu yabani otları ayıklamasını öneriyorlardı; köylüler bataklıklarda, ya da latifundiya* sahiplerinin açgözlülüğünden kurtulan birkaç parça devlet toprağı üzerinde yaşayabilirlerdi; ama latifundiya sahiplerinin toprağına el sürmek, işlenebileceğini onların akıllarının almadığı bir günahtı. Fakat, buna rağmen, bu da yapıldı.


O dönemde, 900 caballeria’dan fazla toprağı olmadığı için Devrimci Hükümetle hiçbir sorunu olmadığını söyleyen bir bayla konuşmuştum. 900 caballeria onbin hektardan fazla eder. Elbette, bu bayın sonradan devrimci hükümetle bir takım sorunları oldu, topraklarına el konup küçük köylüye dağıtıldı. Ayrıca, tarım işçisinin ücret karşılığında ortaklaşa işlemeye alıştığı topraklar üzerinde kooperatifler kuruldu.


Burada, Küba Devriminin incelenmesi gereken bir özelliğiyle karşılaşıyoruz. Bu devrim, feodal olmayan toplumsal mülkiyet biçimlerine ulaşmayı hedef alarak, Amerika kıtasında ilk tarım reformunu gerçekleştirdi. Gerçi tütünde ve kahvede feodal kalıntılar hâlâ sürüp gidiyordu, bu nedenle bu tarım dalları, küçük toprak parçaları üzerinde yaşayan ve bu toprağa sahip olmak isteyen küçük üreticiye devredildi. Fakat, şeker kamışı, pirinç, hatta sürü hayvanları, Küba’da sömürüldüğü için, tüm topraklara ortaklaşa sahibolan işçiler tarafından ortaklaşa üretilmeye başlandı. Bu emekçilerin bir karış bile toprağı yoktur, bunların kurduğu büyük ortaklığa kooperatif denir. Bu önlemler, tarım reformumuzu hızla kökleştirmemizi sağladı. İçinizden her biri, burada, Latin Amerika’da hiçbir devrimci hükümetin, ilk iş olarak tarım reformunu gerçekleştirmezse kendini devrimci hükümet diye adlandıramayacağını bilmelidir. Sınırlı bir tarım reformu uygulayacağını açıklayan herhangi bir hükümet, devrimci hükümet olamaz. Devrimci hükümet, tarım reformu yaparken, köylüye sadece fazlalık toprakları vermekle kalmaz, asıl fazlalık olmayanları, latifundiya sahiplerinin elindeki en iyi, en verimli, zaten, eskiden köylüden çalınmış olan toprakları yine köylüye devredip toprak mülkiyeti düzenini kökünden değiştiren bir yöntem uygular.


Tarım reformu işte budur, tüm devrimci hükümetler bu hareket noktasından yola çıkmalıdır. Tarım reformu temeli üzerinde çok daha karmaşık olan sanayileşme savaşı başlar. Artık, çok çapraşık olaylara karşı mücadele yürütmek zorunluluğu kendini göstermiştir, küçük ulusların dostu çok büyük güçler olmasa kolayca batabiliriz bu çarpışmalarda. Şu sıralar, Küba gibi hiç de ılımlı olmayan devrimci ülkeler, Sovyetler Birliği ve Halk Çin’inin onlarla dost olup olmadığını kendi kendilerine sorabilirler. Bu soru karşısında ılımlı davranmayıp, Sovyetler Birliği’nin, Çin’in ve tüm sosyalist ülkelerin, sömürge, yarı-sömürge ve kurtulmuş ülkeler gibi dostumuz olduğunu var gücümüzle tekrarlamalıyız. Latin Amerika devriminin gerçekleştirilmesi ancak bu dostluğu temel alabilir. Gerçekten de, Sovyetler Birliği bize petrol verip şekerimizi almayacak olsaydı, karşılaştığımız ekonomik güçlere katlanmak için halkımızın tüm gücü, tüm inancı ve tüm özverisi gerekecekti. Bunun ardından da "Kuzey-Amerika demokrasisi"nin aldığı önlemlerin, tüm Küba halkının yaşam düzeyi üzerinde verdiği sonuçlardan kuvvet kazanan bölücü güçler işbaşına geçecekti. Bazı Latin Amerika hükümetleri hâlâ, bize darbe indirmek isteyenlerin ayaklarını öpmemizi, bizi savunmaya çalışanların yüzüne tükürmemizi öneriyor. Cevap olarak, 20. yy’da aşağılanmayı öğütleyen böylelerine, önce, Küba’nın kimsenin önünde eğilmeyeceğini ve daha sonra da, bu hükümetlerin zayıflıklarını deneyimiyle bilen Küba’nın, bu ülkelere tüm hainlerini kur¸suna dizmelerini ve tüm tekellerini devletleştirmelerini önermeyi hiçbir zaman aklından geçirmediğini söyleyebiliriz.


Küba halkı, içinden çıkan katilleri kurşuna dizmiş, diktatörlüğün ordusunu dağıtmıştır. Ama, tutup hiçbir Latin Amerika hükümetine aynı şeyi siz de yapın dememiştir. Oysaki, Küba bu ülkelerin tümünde katiller olduğunu iyi bilir. Dost bir ülkede, kendi hareketimizin üyesi Kübalıları katleden eski diktatörlük kalıntısı hafiye bozuntularından sözetmeye bile değmez...[1]


Militanlarımızın katilinin idamını istemedik, ama, burada olsaydı öldürülürdü... Büyük sömürücümüzle ittifak kurmamız gerektiği artık tekrarlanıp durmasın bize. Çünkü bu, bir Latin Amerika hükümetinin söyleyebileceği en alçakça, en alçaltıcı yalandır. Küba devrimini yapan bizler, tüm Küba halkı, dostlarımıza dost, düşmanlarımıza düşman deriz. Bu ikisinin ortası olmaz. Bizler, Küba halkı, dünyanın başka hiçbir halkına, örneğin Uluslararası Para Fonu’na karşı nasıl tavır alması gerektiğini öğretmiyoruz, bize de gelip öğüt vermelerini hoş görmüyoruz.


Yapılması gerekeni biliyoruz, bunu yapmak istiyorlarsa çok güzel, istemiyorlarsa kendileri bilir. Ama, öğüt kabul etmiyoruz, çünkü biz son ana kadar yalnızdık. Kapitalist dünyanın en büyük gücünün doğrudan saldırısını ayakta beklerken, kimseden yardım istemedik. Biz ve halkımız, ayaklanmamızın sonuçlarına katlanmaya hazırdık.

Bu nedenle, bugün, dünyanın dört bir bucağından kardeşlerimizin toplandığı tüm kongrelerde, tüm kurullarda alnımız ak, başımız dik konuşabiliyoruz. Küba Devrimi konuştuğunda yanılabilir, ama asla yalan söylemez. Konuşmak durumunda olduğu tüm kürsülerde, Küba Devrimi, toprağının evlatlarının gerçeğini dile getirir, dostlarının da, düşmanlarının da karşısında, her zaman bu gerçekten sözeder. Asla taş atmak için saklanmaz, asla kadifeler içinde hançer gizleyen önerilerde bulunmaz.


Böyle olduğumuz için bize saldıran çok, ama Latin Amerika halklarının her birine ne olabileceklerini gösterdiğimiz için daha da çok saldırıya uğruyoruz. Bu durum, emperyalizm için Küba’nın nikel madenlerinden, şeker fabrikalarından, Venezüella’nın petrolünden, Meksika’nın pamuğundan, Şili’nin bakırından, Arjantin’in kesimlik hayvanlarından, Paraguay’ın matesinden, Brezilya’nın kahvesinden daha önemlidir, tekelleri besleyen bu hammaddelerin tümünün önemi de çok büyüktür halbuki.


Emperyalistler yolumuzun üzerine ellerinden geldiğince engel koymaktan çekinmezler. Kendi elleriyle engel koymayı başaramadıkları zaman, ne yazık ki, Latin Amerika’da bu işe aday olanlar ortaya çıkar... İsimlerinin önemi yok, kimseyi suçlamak istemiyoruz. Burada, Cumhurbaşkanı Betancourt’un yurttaşlarımızın ölümünden sorumlu olduğunu söyleyemeyiz, o sadece, kendine demokratik diyen bir düzenin tutsağıdır. Bu demokratik rejim, Amerika için bir başka örnek olabilecekken, idam mangasını zamanında kullanamamak gibi büyük bir beceriksizlik yapmıştır. Bugün Venezüella demokratik hükümeti, Latin Amerika’nın büyük bir kısmında görüldüğü ve eskiden Küba’da olduğu gibi, eski hafiyelerin elinde tutsaktır.


Cumhurbaşkanı Betancourt’u cinayetle suçlayamayız, burada yalnızca, devrimci tarihimizin ve devrimci inancımızın desteğinde, bir gün, halkı tarafından seçilen Cumhurbaşkanı Betancourt kendini artık bir adım atamayacak kadar tutsak hissedip kardeş bir halkın yardımını isterse, Küba’nın, Venezüella’ya devrim alanındaki deneylerinden birini göstermek üzere, orada hazır olacağını; Cumhurbaşkanı Betancourt’un, ölümle sonuçlanan karışık işi başlatanın bizim diplomatımız olmadığını bilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. İşin ucunda Amerika Birleşik Devletleri ya da ABD hükümeti vardı. Daha yakından bakıldığında, işi çevirenler Batista’nın yandaşları, daha da yakından incelendiğindeyse, bu ülkede ABD hükümetinin yedeklerini oluşturan, Batista’nın düşmanı kılığına bürünen, Batista’yı kovmak, fakat sistemi korumak isteyen Miro’lar, Quevedo’lar, Diaz Lanz’lar, Hubert Matos’lardı... ve Venezüella’da operasyonlara başlayan gericiliğin emrindeki güçler. Venezüella hükümetinin daha geçenlerde, tuzağa düşürülen otomobil olayında olduğu gibi kendi ordusu tarafından öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek ne kadar acı. Bugün, Venezüella Cumhurbaşkanı kendi baskı güçlerinin elinde tutsaktır.


Bu yüzden büyük üzüntü duyuyoruz, çünkü Venezüella, Sierra Maestra günlerinde Küba halkına en güçlü yardımı, en güçlü dayanışmayı sağlamıştı. Bu yüzden üzüntü duyuyoruz, çünkü Venezüella, bizden çok önce, Perez Jimenez’in temsil ettiği, dünyanın en tiksinti verici gaddarlık sisteminden kurtulmayı başarmıştı. Bu yüzden üzülüyoruz, çünkü, ilk olarak Fidel Castro, daha sonra da Cumhurbaşkanımız Dortics, Venezüella’ya gittiğinde, heyetimiz en büyük bağlılık gösterileriyle karşılandı.


Venezüella halkı gibi yüksek politik bilince, büyük savaşçı inanca erişen bir halk birkaç süngüye, birkaç mermiye uzun süre tutsak olmaz. Süngü ve mermiler el değiştirebilir, caniler kurbanlara dönüşebilir.


Benim görevim burada bize zarar vermeye çalışan hükümetleri sayıp dökmek, arkamızdan indirilmek istenen zavallı hançer darbelerini bir bir anlatmak, ayaklanma ateşlerini körüklemek değil. Benim görevim bu değil, çünkü, herşeyden önce, Küba henüz tehlikeyi atlatmadı, dünyanın bu köşesinde emperyalist saldırıların hedefi olmaktan kurtulamadı. Henüz hepinizin dayanışmasına ihtiyacı var. Sömürgecilerin korktuğu kesin. Onlar da, herkes gibi füzelerden, bombalardan korkar. Yıkıcı bombaların kendi karılarının, çocuklarının, öylesine sevgiyle oluşturdukları herşeyin üzerine düşebileceğini bugün ilk kez gördüler. Elektronik makineleriyle hesaplara girişip sistemin iyi olmadığı sonucuna vardılar. Ama, bu Küba demokrasisini ortadan yoketmekten vazgeçtikleri anlamına gelmez. Tartıştıkları yöntemler arasından, Küba Devrimine karşı en iyi saldırıyı gerçekleştirmeye hangisinin uygun olduğunu bulup çıkarmak için yine bitmez tükenmez hesaplara giriştiler. Önlerinde İdigoras yöntemi var, Nikaragua yöntemi, Haiti yöntemi var. Şimdi, Saint-Domingue yöntemine de sahipler, ayrıca Florida kiralık asker yöntemi, OAS yöntemi de var. Doğrusu, pek çok yöntemlere ve bunları geliştirmek için çok büyük güce sahipler.


Cumhurbaşkanı Arbenz ve halkı bu deneyimden geçti. Ne yazık ki, Guatemala’da Cumhurbaşkanı Arbenz’in eski tarz bir ordusu vardı, halkların dayanışmasının herhangi bir saldırıyı geriletebileceğini de pek iyi anlayamamıştı.


Gerekli anda, Küba Devrimini savunmak için, tüm hiziplere ulusal siyasi mücadeleleri unutturan bu dayanışma, bizim en büyük güçlerimizden biridir. Bunun bütün Latin Amerika gençliğinin de görevi olduğunu söyleyebilirim, çünkü burada olup bitenler yeniliği içerir ve incelenmeye değer. İyi olduğunu sizlere ben söyleyecek değilim, kendi gözlerinizle göreceksiniz.


Kötü yanları var... biliyorum; örgütlenmede birçok eksiklerimiz var, biliyorum. Sierra’ya gitseydiniz, hepiniz de belki bunları görecektiniz. Hâlâ "gerillacılık" var... biliyorum. Ulaşmak istediğimiz sayıya bakarsanız korkunç teknisyen açığımız var. Ordumuzun henüz gerekli mükemmelliğe erişmediğini, milislerin henüz bir ordu oluşturacak biçimde örgütlenmediğini biliyorum. Ama bildiğim ve sizin de bilmenizi istediğim birşey varsa, o da devrimin, her zaman Küba halkının iradesi hesaba katılarak yapıldığı; her köylünün, her işçinin silahı iyi kullanamıyorsa, her yeni günden silahını daha iyi kullanmayı öğrenmek için yararlandığıdır. Eğer şu anda, teknisyeni Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiğinden, makinesinin karmaşık aygıtının işleyişini anlayamıyorsa, işçimiz her gün, bunu öğrenmek için, fabrikasının daha iyi çalışması için inceler, araştırır, çaba harcar. Köylümüz, mekanik güçlükleri yenmek için, kooperatifinin tarlasından en iyi verimi almak için traktörünü inceler.


Kentsel ve kırsal kesimde tüm Kübalılar, tek bir kardeşlik duygusuyla birleşerek, kesin ve kararlı bir düşünce birliği içinde, katıldığı her savaşta, karşılaştığı her fırsatta, özverisini, zekasının gücünü ve açık görüşlülüğünü kanıtladığı için en mutlak bir güvenle bağlandıkları şefin yönetiminde geleceğe doğru yol alıyorlar.


Şimdi karşımızda bulunan bu halk, yeryüzünden silinmesi gerekse bile, ilk hedefi olacağı bir atom savaşının patlamasına neden olsa bile, bu ada tüm üzerinde yaşayanlarla birlikte yok olsa bile, her biriniz ülkenize döndüğünde şunları söylerse bu halk, kendini mutlu ve ödülünü almış sayacaktır:


"İşte döndük. Sözlerimizde, henüz Küba ormanlarının nemi seziliyor. Sierra Maestra’ya çıkıp şafağı gördük. Ruhlarımız ve ellerimiz şafağın tohumlarıyla dolu, bunları toprağa ekmeye, meyva versinler diye bekçilik etmeye hazırız."


O zaman, tüm kardeş Latin Amerika ülkelerinden, tüm toprağımızdan, halkların sesi artık sonsuza kadar şu cevabı verecektir:


"Öyle olsun, Latin Amerika’nın her karış toprağında özgürlük fethedilsin!"


Ernesto Che Guevara
Politik Yazılar, Yar Yayınları, Ocak 1991
Latin Amerika Gençliği Birinci Kongresi'inin açılışında yapılan konuşma
28 Temmuz 1960


*Latifundiya: Latin Amerika’da, ilkel yöntemlerle ve yarı-köle özellikte ırgatlık ve çobanlık yapılan, sahibi çoğu kez başka yerde oturan büyük çiftlik.

1. Sürgünlerin, Venezüella’da Kübalı diplomatlara karşı giriştikleri eylemden sözediliyor.

3 Ocak 2018 Çarşamba

Portret Van Giovanni Arnolfini En Zijn Vrouw - Arnolfini'nin Evlenmesi

Portret Van Giovanni Arnolfini En Zijn Vrouw

Portret Van Giovanni Arnolfini En Zijn Vrouw - Arnolfini'nin Evlenmesi
Sanatçı Jan van Eyck
Yıl 1434
Tür Meşe üzerine yağlı boya
Boyutlar 82,2 cm × 60 cm (324 in × 24 in)
Londra Ulusal Galerisi

Resim sanatının nadide örneklerindendir. Güzellik, karmaşık ikonografi, geometrik dikey perspektif, ve aynanın kullanılmasıyla resim alanının genişlemesi nedeniyle, Batı sanatındaki en orijinal ve karmaşık tablolardan biri olarak kabul edilir. Biçimsel başarısının yanı sıra, resim tarihinde de önemli bir yere, ilklere sahiptir. Rönesans'ta yeni yeni ortaya çıkan ve yavaş yavaş yayılmaya başlayan burjuvazi, eskiden yalnızca kilisenin ve soyluların hizmetinde olan sanatı, kendine doğru çevirmeye başlamış; para karşılığı sanat diye düşünmüştür. Orta Çağda Kilise sanatçının eserine imza koymasına hoş bakmamaktaydı. Tek yaratanın tanrı olduğu inancına göre tutarlı bir düşünce sanılmış olsa gerektir. Ama yeni sınıfın doğuşuyla birlikte, değişim kanunları devreye girmiş ve resim sanatına "renk" gelmiştir. Bir tüccar olan Arnolfini'nin resmi, 15. yüzyıldan sesini duyurmaya başlayan bir sınıfın ifadesi olarak önemlidir.

Flaman resminin belli başlı özelliklerini taşır resim: Ayrıntılar ve simgesellik. Arnolfini'nin  yüzündeki ifade, gölgeler, giysisinin dokusu. Karısının giysisinin dokusu ve kıvrımlar. Alttaki köpeğin her tüyünün sabırlı bir ayrıntıyla işlenmiş oluşu. Pencereden içeri sızan ışığın yüzler ve giysiler üzerinde yarattığı etki.

Simgesellik ise çözülmesi zor, ilk bakışta doğal gelen bazı canlı ve nesnelerle verilmiştir bize. Örneğin tepedeki avizede yanan tek mum üzerine birkaç spekülasyon vardır. Belki tanrının ışığıdır, belki de öylesine yanan mum. İlk bakışta tabloda üç figür gözükmektedir: erkek, kadın ve köpek. Üzerlerindeki giysilerde kullanılan kumaş, kürk ve kemer bile varlıklı olduklarını farketmeye yetiyor. Her ne kadar kadının altın bileziği ve her ikisinin de taktığı yüzükler görünür olan tek mücevher olsa da, her iki kıyafet de muazzamca pahalı. Giysiler (özellikle de Andolfini'nin) tacir statüsüne uyan bir unsur olabilir. Kadının elbisesinin yeşili umudunu, muhtemelen bir anne olma umudunu sembolize eder. Beyaz şapkası saflığı simgeleyebilir, bekaretine ve dolayısıyla temizliğine gönderme yapar. Ancak muhtemelen onun evli olduğu anlamına gelir. Arnolfini'nin üstünde ise siyah bir cüppe ve bir şapka var.

Pencerenin dışındaki kiraz ağacı, yaz mevsinin kanıtıdır. Lakin çiftin giysileri kışlık giysilerdir. Kiraz, aynı zamanda sevgiyi de sembolize edebilir. Çiftin ardında, yatağın perdeleri gözüküyor. Kırmızı perdeler evli çift arasındaki sevginin fiziksel hareketine atıfta bulunabilir. Diğer bir simge yerdeki köpektir. Sıradan bir köpek gibi gözükse de, bunun evliliğe duyulan sadakati temsil ettiği bilinir. Köpek gibi sadık olmak mı diye de düşündürür. Aynı zamanda bir çocuk sahibi olma arzusu anlamına gelen şehvet amblemi olarak görülebilir. Çiftin aksine, köpek izleyicinin bakışlarını karşılamak için öne doğru bakmaktadır. Köpek, kocanın sadece karısına hediye ettiği bir süs köpeği de olabilir. Odanın iç kısmında başka zenginlik göstergeleri de var. Mesela, avize o dönemin standartlarına göre geniş ve ayrıntılıdır. Bu yüzden çok pahalı olduğu muhtemel. Gelişigüzel olarak sola yerleştirilmiş gibi bir his uyandıran portakal, o dönemlerde çok pahalıydı ve Brugge'a başka ülkelerden getiriyordu. Sevgi ve evliliği temsil eden portakal, burada hem de çiftin zenginliğin işaretidir.

Pencere vitrayları ve yatağın yanında yer alan küçük oryantal halısı da lüksün diğer işaretleri. Yerde gelişigüzel duran terlikler de evliliğin kutsallığına bir gönderme niteliği taşır. Tabloda iki çift terlik olduğunu görüyoruz. Biri Arnolfini'nin önünde diğeri ise yatağın karşında duruyor. Her ikisin önü içe dönüktür. Zeminle aynı renkteki takunyaları çıkarması bir saygı ifadesidir.

Karyolanın ahşap başlığında bulunan küçük heykelcik ise Aziz Margaret. İnanışa göre Aziz Margaret hamileleri ve doğacak bebekleri koruyan bir azizdir. Bu detayla çiftin çocuk özlemi vurgulanıyor. Aynanın solunda duvarda asılı duran tespihe benzeyen dua boncukları dindarlığın göstergesidir. Pencerenin kenarındaki meyveler ise hayal gücünün sınırlarını zorlar.

Resmin orta yerinde çok önemli ve bu resmi bir ilk özelliğini katan bir dış bükey ayna durur. Aynadaki detay ve aynanın üzerinde duvarda "Johannes de eyck fuit hic 1434" ("Jan van Eyck buradaydı 1434") yazmaktadır.  Aynanın kenarındaki madalyonlarda İsa'nın çarmıha gerilmesi on resimle gösterilmiştir. Dikkatle bakıldığında Arnolfini'yi, karısını ve van Eyck'i görebiliriz bu aynadan. Ayna çift dışında iki figürü de yansıtmaktadır; kırmızı giysili duran ressam. Diğer mavili silüetin ise kim olduğu bilinmiyor. Belki de ressamın öğrencisidir. Olasılıkla bu resim aynı zamanda nikâh şahitliği ve evlilik cüzdanı işini de görmesi düşünülen bir resimdir.

Ayrıca resimdeki gelinin hamile olması, dönemin yeni oluşmaya başlayan ve eski aristokrat değerlerinden son derece farklı "burjuva ahlâkı"nın anlaşılması açısından önemlidir. "Kır soylu" aristokrat kesime göre normal olan evlilikten sonra hamilelik iken, yeni gelişen "şehirli" (burjuva) ahlâkı bu normu yıkmıştır. Evlilik öncesi ilişki ve hamilelilik artık doğal karşılanabilmektedir. Ancak kimi tarihçiler aynı döneme ait birçok tabloda azizelerin de saygınlık göstergesi olarak kilolu resmedildiğini, bu resmin hamile bir kadına ait olmayabileceğini savunurlar. Günümüzde kabul gören düşünce, gelinin hamile olduğu değil sadece dönemin anlayışına göre daha şık görünmesi için o şekilde tasvir edildiğidir. Ayrıca aristokrasi ile burjuvazi arasında evlilik ve hamilelik konuları arasında yukarıda bahsedilen bir düşünce farklılığı bulunmamaktadır.

Jan Van Eyck
Jan van Eyck, doğumu 1390'dan önce ve ölümü 9 Temmuz 1441. Bruges'de faaliyet gösteren Loon İlçesinden (bugünkü Belçika) bir ressamdı. Erken Hollanda resmi olarak bilinenlerin ilk yenilikçilerinden biri ve Erken Kuzey Rönesans sanatının en önemli temsilcilerinden biridir. Erken yaşamının hayatta kalan kayıtları, bugün Belçika'da, büyük olasılıkla Maaseik'te (daha sonra Maaseyck) 1380-1390 civarında doğduğunu göstermektedir. Atölye asistanları ile usta bir ressamken 1422 civarında Lahey'de işe başladı ve Hollanda ve Hainaut'un hükümdarı 3. John ile ressam ve "valet de chambre" olarak çalıştı. Daha sonra Lille'de, John'un 1425'teki ölümünden sonra, 1429'da Bruges'e taşındı ve ölümüne kadar Burgundy Dükü İyi Philip'e saray ressamı olarak çalıştı. Philip tarafından büyük saygı gördü ve 1428'de Lizbon ve Portekizli Isabella arasında bir evlilik sözleşmesi olasılığını araştırmak için yurtdışında bir dizi diplomatik ziyaret gerçekleştirdi.

1432-1439 tarihleri ​​arasında hayatta kalan yaklaşık 20 resim güvenle, Ghent Altarpiece ve Torino-Milan Saatlerinin aydınlatılmış minyatürleri dahil, Jan van Eyck ile ilişkilendirilmiştir. On tanesi ALS ICH KAN (Ben (Eyck) yapabilirim) mottosu ile imzalanmış. Bu ismi ile yapılmış bir şaka ve Yunan karakterleriyle boyamış.

Van Eyck mihraplar, tek panelli dini figürler ve görevlendirilen portreler dahil olmak üzere laik ve dini konuları resmetti. Çalışmaları arasında tek paneller, diptikler, triptikler ve poliptik paneller yer alıyor. Philip tarafından ressamın finansal olarak güvende olduğu ve sanatsal özgürlüğe sahip olduğuna emin olmak istenen ve "ne zaman isterse" resim yapabilmesi için iyi para ödendi. [3] Van Eyck'in çalışmaları Uluslararası Gotik tarzından geliyor, ancak kısa bir süre sonra, kısmen doğalcılık ve gerçekçiliğe daha fazla vurgu yaparak onu gölgede bıraktı. Yağlı boya kullanımındaki gelişmeleri ile yeni bir erdem düzeyi elde etti. Son derece etkiliydi ve teknikleri ve stili Erken Hollanda ressamları tarafından benimsenmiş ve rafine edilmiştir.

2 Ocak 2018 Salı

Pagamento del Tributo

Pagamento del Tributo

Il Pagamento del Tributo (Haraç Para), Floransa Santa Maria del Carmine bazilikasının Brancacci Şapeli'nde bulunan İtalyan Erken Rönesans ressamı Masaccio'nun freskidir. 1420'lerde yapılmış, Masaccio'nun en iyi çalışması ve rönesans sanatının gelişiminin hayati bir parçası arasında yaygın olarak kabul edilir.

Resim, Aziz Peter'in yaşamındaki bir döngünün parçası ve Matta İncili'nden bir sahneyi anlatıyor ve İsa, Peter'ı tapınak vergisini ödemek için bir balığın ağzında bir para bulmaya yönlendiriyor. Önemi, devrimci perspektif ve chiaroscuro kullanımı ile ilgilidir. Il Pagamento del Tributo, şapel 1980'lerde kapsamlı bir restorasyona girene kadar, yaratılışından yüzyıllar sonra büyük hasar gördü.

Santa Maria del Carmine Bazilikası'ndaki Brancacci Şapeli, 1366-1367 civarında Felice Brancacci tarafından kurulmuştur. Şapel, 1423 ve 1425 arasında bir süre ressam Masolino'yu duvarları Saint Peter'ın hayatından bir dizi freskle süslemesi için görevlendiren Piero'nun yeğeni Felice Brancacci'ye geçti. Peter, kurucunun isim azizi ve Brancacci ailesinin koruyucu aziziydi, ancak seçim, Batı Bölünmesi sırasında Roma papacılığına verilen desteği de yansıtıyordu.

Bir noktada Masolino'ya on sekiz yaş daha genç olan başka bir sanatçı katıldı. Masolino sonunda şapelin tamamlanmasını Masaccio'ya bırakarak, 1425'te Macaristan için ya da 1427'de Roma için ayrıldı. 1427 veya 28'de, şapel tamamlanmadan önce Masaccio, Roma'daki Masolino'ya katıldı. Sadece 1480'lerde Filippino Lippi tarafından bitirilen şapeldeki freskler vardı. Il Pagamento del Tributo, tamamen Masaccio'nun işi olarak kabul edilir.

Il Pagamento del Tributo'da tasvir edilen sahne Matta İncil'i 17: 24-27:

24. Ve Capernaum'a geldiklerinde, haraç para alan onlar Peter'a geldi ve, Efendinizin haraç ödemesi değil mi? 25. O, evet dedi. Ve eve girdiğinde, İsa, “Sen ne düşünüyorsun, Simon? dünyanın kralları kimin geleneklerini veya haraçlarını alıyor? kendi çocuklarından mı, yoksa yabancılardan mı? 26. Peter ona, «Yabancılardan» dedi. İsa, «O zaman çocuklar özgürdür» dedi. 27. Buna rağmen, onları incitmeli, denize gitmeli ve bir kanca hazırlamalıyız ve ilk önce karşılaştığımız balığı avlamalıyız; ve ağzını açtığında, bir parça para bulacaksın: bunu al ve benim için kendine al ve onlara ver.

Tek noktalı perspektifin Mesih'in başına nasıl yakınlaştığını gösteren çizgilerle boyama. Resim, vergi tahsildarının tüm Mesih grubuyla ve havarilerle karşı karşıya geldiği ve tüm sahnenin açık havada gerçekleştiği İncil hikayesinden biraz farklıdır. Hikaye, ardışık olarak meydana gelmeyen üç kısımda anlatılmaktadır, ancak anlatı mantığı, kompozisyonel tasarımlar yoluyla hala korunmaktadır. Ana sahne vergi tahsildarı haraç talep ettiğini gösterir. Mesih'in başı, izleyicinin gözlerini oraya çeken resmin ufuk noktasıdır. Hem Mesih hem de Peter, bir sonraki sahnenin orta arka planda gerçekleştiği resmin sol tarafına işaret eder: Peter parayı balığın ağzından alır. Peter'ın vergi tahsildarını ödediği son sahne, sağda, mimari bir yapı çerçevesinde ayrılıyor.

Bu çalışma, Roma'nın düşüşünden (MS 476) Bilimsel Doğrusal Bir Nokta Perspektifini veya tüm ortogonalleri işaret ettiği için ilk resim olduğuna inanıldığı için Sanat Tarihi dünyasında ağır bir önem taşımaktadır. bir ufuk noktası, bu durumda, Mesih. Ayrıca, bir kafa kümesi kullanımı ile ortadan kaldıran ilk resimlerden biridir. Giotto veya Duccio gibi daha önceki Proto-Renaissance sanatçıları tarafından kullanılan bir teknik. Eğer tabloya girecek olsaydın, İsa Mesih'in etrafında, yarım daire içinde yürüyebilir ve tabloyu kolaylıkla geri çekebilirdin.

Mesih ve öğrenciler, şapelin apsisinin şeklini yansıtan yarım daire içine yerleştirilir. Vergi tahsildarı ise kutsal alanın dışında durmaktadır. Kutsal adam grubu neredeyse tamamen pastel pembe ve mavi cüppeler giyerken, yetkili çarpıcı bir kırmızıdan daha kısa bir tunik giyiyor. Renk, jestleriyle ifade edilen süreksizliğe katkıda bulunuyor. Kontrastın elde edilmesinin bir başka yolu da - hem merkez sahnede hem de sağda - vergi tahsildarının duruşları neredeyse tam olarak Peter'ın tam tersi görünen kopyalarını kopyalamaktadır. Bu figürlere üç boyutlu bir kalite vererek seyircinin onları her taraftan görmesini sağlıyor.

Masaccio, rönesansın öncüsü olan Donatello ve Brunelleschi gibi çağdaşlarla, özellikle de tek nokta perspektifini kullanmasıyla karşılaştırılır. Bununla birlikte, Masaccio'ya özgü bir teknik, atmosferik veya hava perspektifinin kullanılmasıydı. Hem arka plandaki dağlar hem de soldaki Peter figürü, ön plandaki nesnelerden daha sönük ve soluk, derinlik yanılsaması yaratıyor. Bu teknik antik Roma'da biliniyordu, ancak Masaccio tarafından yeniden keşfedilene kadar kaybedilmiş sayıldı.

Masaccio'nun ışık kullanımı da devrimciydi. Giotto gibi önceki sanatçılar tanımlanamayan bir kaynaktan düz, nötr bir ışık uygularken, Masaccio'nun ışığı resmin dışındaki belirli bir yerden yayıldı ve figürleri ışık ve gölgede yayınladı. Bu, vücutları üç boyutlu şekillerde şekillendiren bir chiaroscuro etkisi yarattı.

Masaccio, yüz tasvirlerinin çeşitliliği için genellikle adil bir şekilde övülür. Bu resim durumunda, övgü biraz azaldı, ancak işin ölümü sırasında bitmemiş olması ve İsa ve Aziz Peter başları, üst düzey ortaklarından Masolino da Panicale tarafından bitirilmiştir.

Bu özel konunun (sanat tarihinde çok yaygın bir tema değil) neden seçildiğine dair çeşitli teoriler öne sürülmüştür. Bir öneri, tabloyu 1427 denilen catasto için bir gerekçe olarak görür; yeni bir gelir vergisi biçimi. Bununla birlikte, Brancacci'nin yeni vergilendirmeyi kaybetmeye devam edeceği ve muhtemelen muhalifleri arasında yer alacağı için bu pek olası bir açıklama değildir. Daha muhtemel bir açıklama tabloyu Papa Martin V'nin Floransa kilisesinin devlet vergisine tabi olduğu 1423 anlaşmasına bağlamaktadır. Balıkların ağzında bulunan para, Floransa'nın servetinin denizden nasıl geldiğinin bir ifadesi olarak da görülebilir. Akdeniz ticaretinde yer alan ipek tüccar Felice Brancacci, aynı zamanda kentin Deniz Konsolosları Kurulu üyesidir.

Resmin ve tüm serinin anlaşılmasının merkezinde, Brancacciler ve Floransa şehrinin Roma'daki papalık ile ilişkisi vardır. Floransa, Milano'yla savaş halindeydi ve Papa'nın desteğine ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle Brancacci freskleri papalık yanlısı bir politika bağlamında görülmeli ve Roma'nın ilk piskoposu olan Saint Peter ile ve ilk papa ile olan ilişkisiyle Roma'nın görüşünü meşrulaştırma girişimi olarak görülmelidir.

Hikayede Peter öğrencileri arasında açıkça seçiliyor ve Mesih'le olan güçlü bağlantısı Mesih'in "ben ve senin için" sözlerinde görülebilir. Peter, Mesih'le birlikteyken ve işini yaparken soldaki küçücük şeklin aksine görkemli ve enerjik bir figür olarak görünür. Bütün bunlar Mesih'in dünyadaki zaferi olarak kıyamet rolüne işaret ediyor. Bu nedenle Il Pagamento del Tributo, şapeldeki bir geçiş sahnesini temsil eder; Mesih'in öğretisini yaparken Peter mürit olmaktan usta olmaya kadar gider.

Müritlerden sadece ikisi herhangi bir kesinlik ile tanımlanabilir: Peter ikonografik gri saçları ve sakalı, mavi ve sarı kıyafetleri ile. John; İsa'nın yanında duran genç sakallı adam. John'un başı Roma heykellerini andırıyor ve sağdaki başka bir öğrencinin çok benzer yüzüne yansıyor. Bu öğrencinin yanındaki kişinin karanlık ve uğursuz yüzü vergi tahsildarınınkini yansıtan Yahuda olduğu varsayılır. İlk olarak Vasari tarafından en sağdaki yüzün Thomas gibi Masaccio'nun kendi portresi olduğu düşünülüyor.

Tommaso Masaccio

Masaccio (asıl adı Tommaso di Ser Giovanni di Mone (Simone) Cassai, d. 21 Aralık 1401, San Giovanni Altura (günümüzde San Giovanni Valdarno) - ö. 1428, Roma), İtalyan Rönesans akımı başlangıç döneminin ilk önemli ressamlarındandır.

Bilimsel perspektif kullanışı alanında getirdiği yenilikler modern realistik resme giriş teşkil etmiştir. Hümanizm içeren çizimleri, daha önce hiç görünmemiş plastikliği ilk defa kullandı

Floransa'ya gelip ressam Biççi di Lorenzo'ye atölyesinde çırak oldu. 1422'de ressamlar loncasına katıldı. Çok dikkat çeken kendine has stili o dönemden önceki ressamlardan, belki 14. yy. resim üstadlarından olan Giotto hariç olarak, çok değişikti. O zamanlarda Floransa'da çalışan bir mimar olan Brunelleschi ve heyketraş Donatello'dan çok etkilendi. Brunelleschi'den bilimsel oranlar bilgilerini aldı ve bu da bilimsel perspektif kullanabilmesine ona destek sağladı. Donatello'dan klasik antik Yunan ve Romalı sanatlarını öğrendi ve bu o zaman çok yaygınca resim sanatında moda stil olan Gotik resim stilinden ayrılmasına baş neden oldu. Çizime bilimsel bir bakış açısı sunan Masaccio; Gotik tarzdan uzaklaştı ve realizm konusuna yöneldi. Resimde süsten ve ayrıntılara önem vermekten vazgeçerek resim eserinde basitlik ve birlik beraberlik prensiplerine önem veren ve düz düzeyler yerine üç boyutluluk illüzyonu doğuran daha realistik ve daha doğal görünüm sağlayan bir resim stili ortaya çıkarttı. Brunelleschi ve Donatello ile birlikte Massaçio Rönesans stili resmin kurucuları oldular.

Masaccio'nun eserleri kendini takip eden Floransa ressamları ve sanatçıları üzerine büyük etkiler yaratmıştır. Özellikle Michelangelo onun büyük etkisinde kalmıştır.

Masaccıo 1427 veya 1428'de çok genç yaşta bilinmeyen nedenlerden dolayı Roma'da öldü.

1 Ocak 2018 Pazartesi

Nozze di Cana

Le Nozze di Cana

Le Nozze di Cana (Cana Düğünü), Giotto tarafından 1303-1305 civarında ve Padua'daki Scrovegni Şapeli'nin döngüsünün bir parçası olan bir fresktir (200x185cm). Sol ortada sunağa bakan üst merkezi İsa Öykülerine dahil edilmiştir.

Sahne, geleneksel olarak gökyüzüne açık, ancak iç mekanda anlaşılacak, ayrıntılara dikkat edilerek bir odaya yerleştirilmiştir: kırmızı çizgili kumaşlar duvarları kaplar, bir friz yukarı doğru çalışır ve üstte açık ahşap ızgaralar ve raflarla desteklenir, raflarda aynı zamanda vazolar ve dekoratif unsurlar bulunur. Yuhanna İncili'nde anlatıldığı gibi, damatın solunda ve bir elçinin yanında oturan İsa, bir jestle odanın diğer tarafındaki büyük kavanozlara dökülen suyu şaraba dönüştürdüğü an gösterilir. Şölen başkanı, şaraba dönüşmüş suyu tattı. Bunun nereden geldiğini bilmiyordu, oysa suyu küpten alan hizmetkârlar biliyorlardı. Şölen başkanı güveyi çağırıp, “Herkes önce iyi şarabı, çok içildikten sonra da kötüsünü sunar” dedi, “Ama sen iyi şarabı şimdiye dek saklamışsın.” dedi. (Jn 2: 7-11).

İzleyiciye bakan masanın yanında gelinin merkezinde, ince işlemeli kırmızı bir elbise giymiş, Madonna'nın yanında oturan, nimet ve kafasında çiçek çelenkli başka bir kız var. Tablonun diğer tarafında iki düzen vardır.

Pastel renk şeması, figürlerin plastik hacimlerini chiaroscuro (ışık ve gölge sanatı) ile vurgular, çok zariftir. Nesnelerin açıklamasında, farklı renk bantları oluşturan çözgüleri olan beyaz masa örtüsünden, ince oluklu kavanozlara, masadaki mobilyalara ve yemeklere kadar önemli bir özen gösterilmektedir. Kafeterya ustası ve arkasındaki çocuk o kadar iyi karakterize edilir ki, bunların gerçekten var olan karakter portreleri olduğu varsaymıştır.

Giotti di Bondone

Rönesans'ın yaratıcılarından Giotto di Bondone, ölümünden sonra yıllarca sonra tarih sayfalarında kalacak kadar yetenekli bir ressam olarak anıldı. İtalyan tarzını stilize etmesi ve Bizans sanatını resimlerinde harmanlaması, başarısının asıl sebebi oldu. Kendi kişiliğini sanatına yansıtan ilk sanatçılardan biri.

Sanatçı, İncil'den aldığı sahneleri, insan psikolojisini ve duygularını, doğallıkla buluşturarak resimlerine hayat verdi. En büyük eseri kabul edilen Cappella degli Scrovegni'de (Scrovegni Şapeli) bulunan Nozze di Cana (Cana'da Düğün) eserinde bir mucize yaratan Giotto, İsa ve Meryem'in hayatlarını konu alan fresklerini bölümler halinde duvara çizdi. Resimleri izleyenlerin, gerçek bir olayın içindeymiş gibi hissetmelerini sağladı.

Nozze di Cana, insan yüzlerine ifade katılan ilk eserdir.